Thursday, September 8, 2016

Nursi’nin şer problemine vahyi yaklaşımı

Nursi’nin Şer Problemine Vahyî Yaklaşımı


"Yaratılışta kötülük var mıdır? Hastalık, açlık, afet, bela, insanın şeytani yönü, vs gibi bize sevdirilmeyen şeylerin yaratılmış olması kötü müdür?" gibi soruların cevabı olarak Dr Yamina Bouguenaya'nın kaleme aldığı ve Cambridge, İngiltere'de, Hrıstiyan, Yahudi, Müslüman profesörlerden oluşan bir organizasyon tarafından çıkarılan Journal of Scriptural Reasoning dergisinde yayınlanan makalenin İngilizce aslını şu linkte bulabilirsiniz:
Bediuzzaman Said Nursi’s Scriptural Approach to the Problem of Evil  (bu link makalenin yayınlandığı derginin websitesinden)
The Problem of Evil Based on the Work of Bediuzzaman Said Nursi (bu link ise yazarın kurduğu bir ekibin websitesinden)
Bu ses kayitlarinda, yaziyi Ingilizce orijinalinden okuyup Turkce'ye cevirmeye başladık, bir yandan da yine Turkce olarak anlamak uzere kisaca sohbet ettik. "Nursi'nin Ser Problemine Vahyi Yaklasimi" okumasinin ilk kaydi (5Nisan2016):
http://yourlisten.com/LoudThinking/5nisan2016halaqa

NOT: Her kaydin altindaki notlarda bir sonraki kaydin linkini ve derste okunanlar ve/ya ders notlari vs bulabilirsiniz iA. Bu kayitlar download edilebiliyor ancak yourlisten.com'a uye olmak gerekiyor, ama cok basit 1 dakikalik bir islem, ad soyad falan ozel bilgi koymaniza da gerek yok.

NOT2: Çeviri henüz tamamlanmamıştır, inşaAllah çalışmaya devam ettikçe ekleyeceğim. Ayrıca çevirinin ilk taslak olduğunu da göz önünde bulundurmanızı istirham ederim, sesli kayitta cumleleri daha detaylı aciklamaya calisiyoruz, Ingilizce orijinaliyle de karsilastirma yapilabilir.

  Nursi’nin Şer Problemine Vahiysel Yaklaşımı

Giriş: Nursi’nin yaşadığı zamanlar

Şer hergün yüzleştiğimiz bir gerçek. İnsan dünyasının bir parçası. Tahrip edici sonuçları özellikle bizim zamanımızda aşikar olmuştur. Bugün şer gizemiyle ilgili derin içgörü (marifet) kazanmaya geçmişte hiç olmadığı kadar ihtiyaç var. Özellikle bu şer insanın özgür iradesini kullanmasından (insan özgürlüğünün deneyimlenmesinden) ortaya çıktığı için.

Bu makalenin esas amacı Bediüzzaman Saidi Nursi’nin şaheseri Risalei Nur’un(nur mektupları) –ki Kuran vahyinin bir tefsiridir- şer problemine yaklaşımını bu makalede göstermeye çalışıcaz. Bu anlamda Nursi'nin teodisik1 bir çalışması yoktur. Farklı bağlamlarda bu problem hakkında geniş açıklamalar yazmıştır. Burada bahsedilmesi gereken onun yazdıklarının entelektüel bir teşebbüsün sonucu değil, şahsi olarak yaşadığı problemlerin  canlı cevapları olduğudur. 

1-      Teodise: Allah’ın varlığına yönelik şerden doğan itirazları cevaplayan akademik alan adı.

Nursi'nin çalışmalarının canlılığı ve gizemini anlayabilmek için o çalışmaların hangi şartlar altında yazıldığını bilmek gerekir. Türkiye de halifeliğin kaldırılmasından bir sene sonra doğu anadoluda bir çok ulema ve önemli şahsiyetle birlikte SN de tutuklanmıştı. SN ise batı Türkiye’de ücra bir köye tek başına sürgüne yollanmıştı. Resmi merciler tarafından eziyet görmüş; yaşlı ve hasta iken işkenceli bir sürgünde kalmaya zorlanmıştı. Din hakkında yazdığı için defalarca tutuklanıp mahkemeye çıkarıldı; hapiste tecrit altında tutuldu. Onun yazılarını okuyanlar da kötü muameleye maruz bırakılıp suçsuz yere hapsedildiler. Bu süreç devam ettikçe nursi bu temelsiz ve orantısız haksız durum çok acı verdi fakat çok şey de öğretti. Şunu açıkça görebiliyordu ki inançsızlık insanları zorbalara dönüştürebiliyordu. Kendisinin de kurbanı olduğu inkar, isyan ve onların sonucu olan şerrin doğası üzerine tefekkür etmeye bol bol fırsat buldu. Buna karşın vahye ve tevhide olan imanı (ilahi birlemeyi)  sonsuz bir rahmet olarak gördü.

Tevhid gözlüğüyle hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmediğini fark etti. Her şey direkt olarak Rabbi Rahim’in kontrolü altındaydı. İçinde kendisini bulduğu zorlayıcı görünen şartların hakikatini gördü. Sınırsız acziyetinin ve her şeye gücü yeten Rahmet sahibi Rabbine sığınmaya olan mutlak ihtiyacının farkına vardırıldı. O, bu şekilde terbiye ediliyor ve baki hayata hazırlanıyordu. Nasıl ki Yunus as.2 tevhidin gizemiyle balinanın karnını bir denizaltına dönüştürdü; Nursi’de hapsihaneyi medrese-i Yusufiyye’ye 3 dönüştürebildi. Böylece ıstıraplarının üstesinden gelebildi ve Rabbi Rahim’inin huzurunda kalabildi. Ve böylece çok derin bir yalnızlık ve yabancılık hissini aşabildi; bu hislerin ötesine geçebildi. Allah’a tevekkül ederek (güvenerek) tam bir neşe ve teselli buldu. Kendi hayatıyla şahitlik etti ki “O’nu bulan her şeyi bulur; O’nu bulmayan hiçbir şey bulmaz. Bulsa da başına bela bulur.” 4 İşte bu çok acı verici şartlar altında hayatı çok bereketli oldu. Binlerce kişi tarafından dağıtılıp okunan Risale-i Nur’u yazdı. Nursi onların baki hayatını kurtardı. Onlara kötülüğü yenmeyi; şerri nasıl alt edebileceklerini,  her koşul altında mutluluk ve huzuru nasıl elde edebileceklerini öğretti. 

Nursi duygularını yazdı. Onun şer problemine ve acı çekmeye getirdiği cevaplar vahyin ve tevhide imanın yardımıyla insanlığın karşı karşıya kaldığı zulmü dert edinip derin düşünmelerinin meyvesiydi.  Nursi’nin yazıları yalnızca iman edenlere hitap etmez. Bir bakış açısıyla, insanın içinde yaşadığı şartların anlatımıdır. Yazıları, duyguları ve argümanları bir araya getirir ve onları sadece bir teodisi olmaktan öte, canlı ve güçlü kılan tam da budur. Nursinin hayat tecrübesinin ürünleridir. Bu nedenle okuyucu en gizli duygularının yansımasını onun yazılarında bulabilir. 

Bu çalışmanın amacı Nursi’nin şer problemine özgün ve canlı yaklaşımını anlamak ve aslında anlamlandırılabilir/idrak edilebilir olan bir evrende anlam, amaç ve mutluluğa şerrin nasıl süreğen bir tehdit oluşturduğunu ortaya koymak ve bu tehdide çözüm önermektir. Bunun için çalışmalarını tevhid kontekstine oturtmak gereklidir çünkü bütün düşünce sistemi tevhid temeline oturur.
  
Lehu’l Mülk (Tüm mülk O’na aittir)5
“Bütün mülk O’na aittir. Bütün hamdler O’na aittir. O her şeye gücü yetendir.”

Vahiyde Allah’ın varlığı yalnızca apriori (önsel) delillere dayalı değildir. Kuran evreni ilahi birliğe (tevhide) delil gösterir. Her bir varlık Allah’ın vacib’ül vücud oluşunun (vücudunun vacibiyetinin, varlığının gerekliliğinin*) ayeti, işaretidir; yapıcısının esmasını (mutlak, mükemmel özellikler)yansıtan ve böylece onu bilinir kılan aynadır.  Bu nedenle şerrin varlığından dolayı Allah’ın yokluğunu iddia etmek kolay değildir. İslam geleneğinde şer problemi batı düşüncesinde genellikle işgal ettiği baskın pozisyonda değildir. İslam’da teodisi, ilahi özelliklerin tutarlı algılanmasıyla daha çok ilgilidir. İlahi rahmet, adalet, kudret ve iradeye iman söz konusudur.

Nursi, şer probleminin ancak varlık tanımının ve varlığın esmayla ilişkisinin doğru anlaşılmasıyla çözülebileceğinin farkındaydı. Bunun için ise tevhidin gizemini çözmek gerekir. Tevhid ise evrendeki bütün kemalatın yalnızca ve yalnızca her şeyin yapıcısına ait olduğuna şehadet getirmektir. Bu nedenle Nursi bu konuyu detaylı ve kapsamlı bir şekilde ele almıştır. Aynı zamanda okuyucusunu uyarır ki: Allah’ın varlığını sezgisel olarak kabul etmek gerçek tevhidin ancak ilk basamağı olabilir. Bir sonraki basamak ise her şeyde ve her olayda isim ve sıfatlarıyla Allah’ın marifetine ve nihayetinde Muhabbetullah’a (ilahi aşka) giden bir yol bulmaktır. Böylece gerçek tevhid ile takvaya, her an huzuru ilahinin farkındalığına erişir.6 Zira Kuran’da Allah “semavat” ile sınırlandırılmamıştır. “O gökte de ilah olandır; yerde de ilah olandır.” (43:84) “Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (50:16) Üstelik Kur’an her bir varlık ve olayı yapıcılarını hamdeden (öven) ayetler olarak tanımlar. Öyle ki “Nereye dönerseniz dönün vech-i ilahi oradadır”(2:115) Yani Kur’an’da Allah hem aşkın hem içkin olandır. Allah’ın varlığını kabul edip de O’nun isimleri  –nin bu dünyadaki tecelli şekilleri- hakkında hiçbir bilgisi olmayan yahut yüzeysel bilgisi olanlar bu dünyada onlara şer gibi gözükenlerle Allah’ın iyiliğini bağdaştırmakta zorlanırlar.

*Varlığın var olması için Allah’ın var olması şarttır. Varlık kendi varoluşunu tercih edemediğine göre onu var etmeyi irade edenin olması zorunludur.

**Mana-i harfi egzersizi yapabilmek şükür halinde olmakla ilgili. Şükür ise içinde bulunduğun hali kabullenebilmekle ilgili.

“Mülk elinde, kudretinde olan o Allah Mübarektir. Ve O her şeye kadirdir (hakkıyla gücü yetendir)”(67:1)

Bütün ana eserlerinde Nursi  ilahi kudretin kapsamlılığını vurgular. Hiçbir şeyin kainattan bağımsız olarak kendiliğinden var olamayacağını belirtir. Her şey o kadar birbiriyle bağlantılıdır ki hiçbir şey bütün evrenden bağımsız olarak kendi başına var olamaz. Yalnızca bütün kozmosu kontrol eden kim ise parçalar (ne kadar küçük olursa olsunlar) üzerinde tasarruf sahibi olan da odur. Nursi evrende sayısız olayların sayısız yerlerde hepsi aynı anda, bir aracıya gereksinim duymadan meydana geldiğini öne sürer.  Bu yaratılmış fiillerin tüm bu olayları kapsayan evrensel yaratılış kanunlarından ileri geldiği açıktır. O halde bir yaratılış fiilini gerçekleştiren kim ise o yaratılış kanunu ile bağlantılı olan bütün yaratılış fiillerinin faili de odur. 9

Evrendeki bu güç gösterisini gözlemleyerek Nursi makrokozmosun yaratılışının bu fiillerin kaynağı olan ilahi kudret için mikrokozmos kadar kolay olduğunu tesis eder. 10 Böylece her şey varlığa ilahi kudret yoluyla gelir. Özelikleri ve sıfatlarıyla birlikte yaratılır. Üstelik var edilişi itibariyle her şey acizdir. Varlığının sürekliliği için her bir anda Samed olan yaratıcısının onun varlığını korumasına ihtiyaç duyar. 11 Örneğin; bir insanın varlığındaki birbirinden farklı haller o kişinin hayatındaki olaylar olarak tarif edilir. Hasta ise, dışarıdan hastalık gelmese sağlıklı olması normalmiş gibi “hastalığa kapıldı” denir. Sanki varlığımız özünde hastalıktan azadeymiş , sağlıklıymış gibi algılıyoruz. Halbuki yaratıcımız nasıl yaratırsa biz o halde oluruz. Nursi bu gerçeği şöyle ifade eder: mülkün Rabbi mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir.12 Bu ifadeyi şöyle açıklar: Var olan her ne varsa Rabb’in mülküdür. Çünkü varlığı ve devamlılığı O’nun tasarrufuna dayanır.

*Cennet halini hak ettiğimiz algısıyla yaşıyoruz. Cennette olmadığımızı yüzümüze vuran haller bizi istiğfara ve şükre sevk eder.

“Çünkü Rabbin dilediğini hakkıyla yapandır. “ 13

Nursi çalışmalarında sıkça yaratıcının evrensel iradesinin tecrübeye dayalı delillerine işaret eder. Herbir şeye, özellikle canlı varlıklara*, çok belirli bir düzen içinde sayısız seçenekler içinden ferdiyet, biriciklik verilmesi evrensel bir iradeyi sergiler. Dahası, bir varlığın hayatı boyunca gösterdiği farklı özellikler ve haller de bir amaca uygun olarak ve bilerek belirlenmiştir. Bu demektir ki, her bir varlık, sayısız ihtimal içinden Belirleyen ve Seçen’in iradesi ve hikmetli bir Yapıcı’nın yaratışı ile hikmetli bir yola sevk edilir. 

*Canlılıkla vurgulanan, hareketliliğini algılayabildiğimiz varlıklar.

Rahmeti her şeyi kuşatır

Kuran’da en çok geçen ilahi isim rahmettir. 14 Kuran der ki:  كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ 
“Rabbiniz rahmet ve merhameti kendisine kanun edinmiştir” (6:54). Bu ifade 6:12 ayetinde de geçer ve her iki ayette de Allah’ın rahmet ve merhameti kastedilmiştir.
İlahi isimlerden başka hiçbiri buna benzer biçimde tarif edilmemiştir. İlahi rahmetin sıradışı özelliği 7:156 ayetinde daha da çok vurgulanmıştır.  وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ  “Rahmetim her şeyi kuşatır”. Nursi yazılarında, vahyin izinde giderek rahmet temasını kullanır. Bütün canlıların ve özellikle de insanın ihtiyaçlarını karşıladığı evrenin uyum içinde düzenlenmesinde İlahi merhametin kendini nasıl gösterdiğini anlatır. Çok çeşitli canlı türleri var olur ve bu dünya hayatına gelir; ve her biri, özellikle de yeni gelen yavrular son derece tertipli ve intizamlı bir şekilde beslenip büyütülürler. Hikmete en uygun ve elverişli şekilde farklı formlarda giydirilmişler; çeşitli kullanım ve faydaları temin edecek her türlü duyu ve yetenekle donatılmışlardır. Ayrıca ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarına dair ilham alırlar. Bütün bunlar merhametli Yapıcı’larının onları gördüğünü, bildiğini, duyduğunu ortaya koyar.15 O’nun rahmet ve hikmeti o kadar kuşatıcıdır ki; bir sineğin dahi hayat hakkı merhametle korunur.16 Böylece en basit bir canlının en ufak bir ihtiyacı dahi en özenli ve beklenmedik şekilde karşılanır. 17
  
14- Kuran’ın 114 suresinden biri hariç hepsi Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla ibaresiyle başlar. Allah’ın rahmet isimleri Kuran’da 288 defa geçer. “Rahmet” kelimesi de ayrıca 114 defa geçer.

Not: Her şeyin Rahmet üzerine yaratıldığı konusunda ne kadar mutmain olursak, bize sevdirilmeyen olaylardaki Hikmet’i ve Rububiyet’i ve dolayısıyla Rahmet’i görme ihtimalimiz o kadar artar.
*Rububiyet: Canlıların bir amaca doğru aşamalardan geçirilerek büyütülüp yetiştirilmesi, terbiye edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanması, korunup kollanmayı..)

Üstelik, Rahman olan Yaratıcı insanı memnun etmek ve kendisine dost kılmak için, ona her türlü lezzetli ve sanatlı hediyeleri beklenmedik yerlerden 18 bahşeder.19 İlahi rahmetin sayısız hediyelerinden faydalanmaları ve lezzet alabilmeleri için, insanlar sayısız iştahlar, lezzetler, duygular ve duyular ile donatılmıştır. Doğrusu ilahi tevhid bağlamında küçücük bir meyve dahi evrensel rahmet ve ilahi keremin bir ürünü olarak anlaşılır. Zira onun yaratılışı ancak dünyanın dönmesine ve mevsimlere sebep olarak her mevsimin meyvelerini, dünyada o meyveleri bekleyen ihtiyaç sahibi konukların erişimine sunan bir Varlık tarafından gerçekleştirilebilir.20

Ayrıca, örneğin güçsüz bir bebeğin yardımına tertemiz sütün gönderilmesi eylemi tek başına değerlendirilmeyip, tüm bebeklerin ihtiyaçlarının karşılanması bağlamında ele alındığında evrensel bir rahmet kanunu bütün görkemiyle gözlemlenir. Eğer bu kanun algılanmazsa her bir rızıklandırma sebeplere, tesadüfe ve doğaya atfedilip anlamsızlaşır ve değersizleşir. Bu eylemlerde tecelli eden rahmet ve cemal gizli hale gelir. 21 Halbuki bu eylemlerin sınırsız rahmet, himaye, hikmet, ilim, kudret ve iradeye muhtaç olduğu ve böylece şuursuz sebepler ve kör tesadüf tarafından gerçekleştirilemeyeceği açıktır.22

Böylece ilahi tevhid bakış açısından evrendeki düzen merhametli yaratıcının edimlerinin bir tecellisidir. Bu edimler rahmet, kudret, adalet, cemal kanunları gibi kanunlar şeklinde müşahede edilir. Bu kanunlar Allah’ın irade ve hükmünün tecellisidir.23 Evrendeki hiçbir şey tesadüfen ya da amaçsız meydana gelmez. Allah bizzat her şeyi idare eder ve her bir şeyin şikayetlerini dinler. Zira onların yapıcısı, sahibi ve koruyucusu O’dur. Bu nedenle O’nun kapıları, niyaza ve  yardım, rahmet taleplerine her zaman açıktır. 24

Vücud saf iyilikten (hayr-ı mahz) ibarettir

Nursi’ye göre vücud hayr-ı mahzdır; adem ise şerr-i mahzdır. Yokluk kötülükten ibarettir. Kötülük kavramının iyilikten mahrumiyet olarak (privatio boni) algılanması yaygındır. İslam düşünürleri arasında olduğu gibi batı skolastikleri arasında da şer meselesinde bu anlayış tercih edilmiştir.  Oysa Nursi bu soruyu tek başına ele almaz; ilahi birleme, tevhid bağlamında ele alır. Varlığın tevhid bağlamında kavranması şer gizeminin iç yüzünü algılayabilmeye yardımcı olur.

Mükemmel ilahi özelliklere, esma-i ilahiye ayna olarak varlık

Nursi’nin görüşüne göre hiç bir şey ve hiç bir olay sergilediği kusursuzluğun kaynağı değildir. Her biri bu kusursuzluğun ancak aynasıdır. Şeyler devamlı değişip öldüğü halde hakikatleri sabit ve bakidir. Güzellikler varlık yüzüne çıkmakta ve varlıktan ayrılmaktadırlar. Buna rağmen ölümsüz bir güzellik ayna görevi gören bu varlıklarda kendini sergilemeye devam eder. Böylece güzelliğin yaratılmışların kendilerine değil yaratıcılarına ait olduğunu kanıtlar. Işığın ışık kaynağından gelmesi gibi güzelliğin de güzel olandan geldiği muhakkaktır. Sonuç olarak varlıktaki tüm güzellik ve kusursuzluğun yansıttıkları mükemmel ilahi özelliklerin anlam ve hakikatindeki güzellik ve kusursuzluktan geldiği anlaşılır.26 Böylece varlıklar, mümkünlükleriyle* “Allah  ki O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler, en yüce nitelikler O’nundur” (20:8)27 ayetinin anlamına işaret ederler.

*privatio boni: “İyiliğin yokluğu”. Kötülüğün hakikati olmadığı için, iyilik gibi bir mevcudiyet olarak düşünülmesinin yanılgı olduğunu öne süren teolojik doktrin. Aksine, kötülük iyiliğin yokluğu yahut iyilikten mahrumiyettir (privatio).
*”mümkün varlık”ların varlığı Vacibül Vücud’un onların varlığını tercih etmesi koşuluna bağlıdır. Vacib-ül Vücud ise mümkün varlıkların varlığını açıklayabilmek için varlığı zorunlu olandır.
*Mümkün Varlık: Varlığı Vacib’ül Vücud’un tercihine bağlı olan.

Nursi’nin varlık algılayışını daha iyi takdir edebilmek için, ona göre eşyanın iki yüzü olduğunu belirtmek önemlidir: görünen maddesel yönü (mülk) ve Esma-i İlahi’nin anlamlarını yansıtan batıni yönü (melekut). 28 Eşyanın mülk yönü fani ve ölümlü olduğu için acı verir. Ancak bu acı kötü değildir; aynanın sırlı tarafı gibidir; mükemmel ilahi özellikleri yansıtır. Varlıkların, onları sevmemize sebep olan güzellik ve mükemmelliğinin kendilerine değil ilahi özelliklere ait olduğunun farkına varmamızı sağlar. Böylece dikkatimiz varlığın görünen yüzünden Baki’ye bakan batıni yönüne çevrilir. 29  Bu nedenle fenadan kaynaklanan ayrılık acısı, insanın kalbini bütün mükemmelliklerin ezeli kaynağına yönlendirdiği için hayırdır, iyidir. İnsan kalbini bakiye çevirmeyi reddederse eşyanın ancak fani yüzünü görür ve sevdiklerinden ayrılmanın acısını devamlı yaşamaya mahkum olur.

Eşyanın batıni yönüne ölüm ve yokluk müdahale edemez çünkü bu yön mutlak Esma-i İlahi’nin anlamlarına bakar. Bu yönüyle, eşya ve olaylar Yapıcı’larının mutlak kudret, rahmet ve ihsanı ile O’nun, insanlar başta olmak üzere bütün yarattıklarına olan sevgi ve ilgisine şehadet eder. Şeylerin geçiciliği arif olan kişiyi mateme sürüklemez. Eşyanın varlık sahnesini terk etmesinin, yansıttıkları özelliklerin kaybolması anlamına gelmediğinin farkındadır. Bu özellikler başka varlıklarda yansımaya devam ediyorlar. Allah’ın ebedi güzel isimlerinin yansımasına şehadet etmekten lezzet duyar. Bu lezzetin Allah’ın sonsuz rahmetinin girizgahı olduğunun ve bu dünyanın “Cennet’in bekleme odası” olduğunun farkına varır. 30

“O, yarattığı her şeyi en mükemmel şekilde yapandır” (32:7) ayetinin anlamını aydınlatırken Nursi, eşyanın tümünün batıni yönlerinin iyi ve güzel olduğunu öne sürer. En istenilmeyen şeyler ve olaylar bile sonuçları itibariyle iyidir. Zarar, musibet ve felaket gibi görünen olaylar gerçekte aksilikler değildir. Şer veya kötü değildir. Sayısız, faydalı ve baki sonuçlar için yaratılmışlardır. Kasıtlı olarak bir amaç için yaratılmışlardır. Duyarlı kişi için, istenilmeyen olaylar, arınma ve ruhsal gelişim vesilesi  yahut günahlarına kefaret yahut merhametli rabbinden uzaklaşmasını önleyen uyarı ve nimetler yahut insani acziyetinin hatırlatıcısıdır; dolayısıyla insanı ebedi hayatına hazırlar.31 Bu olaylar insanı, varlığının anlamını keşfetmede en temel soruları sormaya ve ontolojik güvenini sağlam temellere oturtmaya mecbur bırakır. Ancak insan ben-merkezli olduğu için eşyanın yalnızca zahiri yönünü ele alır. Her şeyi kendi dar ve bencil bakış açısından değerlendirir ve yorumlar. Bu nedenle çıkarına ters düşen her şeyi kötü, şer olarak yargılar. 32 Esasen yalnızca zahiri yönüyle değerlendirildiğinde tamamıyla güzel ve iyi olan şeyler dahi ölümlü olduklarından şerdirler. 33

O halde, “şer”rin, yaratıcının unutulup ardından dünyanın sağır Doğanın ve kör kuvvetin oyun bahçesi ve bir matem yeri olarak tahayyül edilmesinden kaynaklandığı aşikardır. Bu korkunç algı insanın cehennemvari bir ruh haline bürünerek acı çekmesine sebep olur. Ancak bu durumun şerrinden yalnızca kendisi sorumludur. Muhakkak ki Allah’ı dünyasından çıkarmasının şer sonuçlarından dolayı Allah’ı itham etmeye insanın hiçbir hakkı yoktur. Genellikle gaflet ve dalaletten dolayı insan kendisinin ve davranışlarının mülkiyetini iddia ederken sorumluluk ve hatalarını ise Allah’a atfeder. Nursi’ye göre bu açıkça insanın tercihlerinin şerrinin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmak için kullandığı bir nefis hilesidir.34

Kusursuz özellikler Esma-i İlahi’ye aittir. Peki ya kusurlar?

Privatio boni teorisine göre şer iyiliğin yokluğundan ibarettir. Varlık ve iyilik dönüşebilir olduğu gibi yokluk ve şer de dönüşebilir. Bu şekilde anlaşıldığında şer “bir şey” değildir, mükemmellikten çeşitli derecelerde yoksunluktur. Böylece mükemmellikten mahrumiyet, kusuru çağrıştırır. Ayrıca bilginin zıtlıklar yoluyla elde edildiği iddia edilir. İyi olanın değeri kötü ya da daha az iyi olanla karşılaştırılınca anlaşılır. Ancak bunun ötesinde Nursi kusurun varlığının kusursuzluğun sınırsız derecelerinin sergilenmesi için gerekli olduğunu savunur. Nursi’nin bakış açısı herkesin deneyimiyle onaylayabileceği gerçekçi bir yaklaşım sunar.

Nursi, şer, kusurlar ve çirkinliği iyilik ve güzelliğin derecelerini gösteren ve böylece onların gerçekliklerini çoğaltan birer ölçü birimi olarak tanımlar. Bu nedenle şer dolaylı olarak iyidir. Üstelik güzelliğin bir çok örneğini örten çirkinliğin yokluğu, çirkinlik içinde çirkinliktir.  Zira çirkinlik olmasaydı güzellik tek bir cins olurdu; sayısız dereceleri gizli kalırdı.  Güzellik ve kusursuzluk yalnızca Yaratıcı’ya aittir ve bu nedenle ikisi birdir. Isının yüksek ve alçak derecelerinin sıcaklığa soğukluğun karışmasıyla ortaya çıktığı gibi yaratılıştaki güzellik ve kusursuzluğun dereceleri de onlara çirkinlik ve kusurların karışmasıyla gözler önüne serilir. Kusur, çirkinlik ve zararın küçük örnekleri evrensel kusursuzluk, güzellik ve fayda ile sonuçlanır ya da bunları göz önüne getirir. Bu demektir ki şer, kusur ve çirkinliklerin yaratılışı şer değildir; zira sonuçları iyidir. Ancak Nursi insanın kötü tercihleri yüzünden şerden zarar görebileceğini de belirtir.35

Nursi insanın iki yönü olduğunu açıklar. Biri iyiliğe ve varlığa bakar. Bu yönden insan yalnızca İlahi nimetlere mazhar olur ve verilen ne ise kabul eder. Diğer yönü şerre ve yokluğa bakar. Varlığın bu yönüyle, insan etkin olandır. Kötülük yapma ve tahrip etme kabiliyeti vardır. 36 İnsan yaratıcısına teslim olmayı kabul etmediği zaman hayatının kontrolünü kendi eline almaya heveslenir. Böylece, suç işleme ve tahrip etme pahasına da olsa gözü dönmüş bir şekilde kendi asılsız mülkünü yaratma çabası başlar. İnsanın felaketi, kendini firavun gibi tanrılaştırmayı gaye edindiği zaman başlar çünkü onun elinde yalnızca tahrip gücü vardır. Kur’an’ın öğrettiği gibi, “Ama Allahı bırakıp Şeytanı kendilerine rehber edinenler, kesinlikle ziyana uğrarlar. Şeytan onlara vaatlerde bulunur ve onları boş özlemlerle doldurur. Ama Şeytanın onlara vaat ettiği her şey sadece akıl çelmekten başka bir şeye yaramaz. “(4:119-120) Kur’an’ın öğretilerine göre şeytanın hiçbir şeyi yaratma gücü yoktur. Şeytan yalnızca  “(şeytani dürtülerin/güçlerin) hakimiyetine girecek olanların” (7:30) aklını çelebilir çünkü “Şeytanın hile ve tuzakları kesinlikle zayıftır” (4:76). Böylece Kur’an “şer”rin içkin gerçekliğinin olmadığını ima eder. Şer, yalnızca insanın iradesiyle yanlış davranış ve tutumları tercih etmesiyle gerçek olur. Bu ise insanın manevi zayıflığından kaynaklanan şeytanın ayartmasına yenik düşmesinin ve böylece kendi yaratılışı dahil tüm yaratılıştaki Rahmet eserlerini inkar etmesinin sonucudur. 37 “Şeytanın Allah’a güvenen kullar üzerinde hiçbir etkin gücü yoktur” (17:65) ve  “Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez; inananlar yalnızca Allah'a güvensinler (tevekkül etsinler)!” (58:10). İman edenler Allah’a sığınmaya çağrılır: “Eğer şeytanın fitlemesi seni tahrik ederse hemen Allah’a sığın: Muhakkak ki O her şeyi işiten, künhüyle bilendir.”(7:200; 41:36).

Bu ilahi uyarıya riayet ederek Peygamber Eyüp (as: selam üzerine olsun) “Rabbine şöyle seslenmişti: ‘Muhakkak ki şeytan, bana dert (yorgunluk, bıkkınlık, terkedilmişlik) ve azap dokundurdu.’" (38:41). Eyüp (as) yaratıcısının ‘merhametlilerin en merhametlisi’ (21:83) olduğunu biliyordu ve sağlığa özlem duyacak, acı çekmeyi ve hastalığı sevmeyecek şekilde yaratılması bunun kanıtıydı. Bu duyguları kendisi yaratmamıştı; onlar Allah’ın merhametinin şahitleriydi. Zira eğer Allah sağlık ve mutluluk vermeyi arzulamasaydı bunları istemeyi, ihtiyaç duymayı da vermezdi. Ancak çektiği azap ‘dayanılmaz’ olunca onu kandırmaya çalışıp Allah’ın merhametini sorgulatan şeytandan Allah’ın rahmetine sığındı. Şeytan fısıltılarıyla onu Allah’ın merhametine şahitlik etmekten alıkoyunca -bunu fark ederek- tekrar kulluğunu ifa edebilmek için derdine deva istedi. Çünkü gerçek bunalımın, hayattan bıkmışlık ve tükenmenin Allah’ın merhametini göremeyişten geldiğini biliyordu. Eyüp’ün duasının kabul edilme şekli de çok çarpıcıdır: Ona, “Ayağın ile (yere) vur. (İşte) bu serin, yıkanılacak ve içilecek su.” (38:42) denildi. Bu ayet bize (maddi-manevi) sağlık için dua ederken dünyevi sebeplere nasıl başvurulacağını öğretir.

*Duada SINIR tanimamak: http://betuld.blogspot.com/2016/09/dua-ve-yaraticilik.html

Wednesday, May 18, 2016

Welcome - Hosgeldiniz - Bienvenue - Ahlan wa Sahlan :)

Posts with more buzz from below labels - Tasniflerden daha cok okunanlar:

Please click on title to read post. Yaziyi okumak icin lutfen basligi tiklayiniz.

Longing for Paradise. What is the solution? 04.16.14 presented at New York University by Dr Ali Mermer (Halaqa-3)
Our Metamorphosis with Death
Ekonomik Tercihler 
"Allah diledigini saptirir" ne demek? Mealden Kur'an okurken dikkat
Kur'an ayetlerinin sonsuz anlam katmanlarinin olusu

House of God's Children-Madrasat az-Zahra-An alternative system proposition to modern schooling

Sevdim Seni - Ilahi / Hymn - I fell in love with you
Wake up, o my eyes! Uyan ey gozlerim! Turkish to English translation
Sordum Sari Cicege - I asked the yellow flower by Yunus Emre Turkish to English Translation
Cezayir / Algeria lyrics translation Turkish to English
Yasemin Mori-Aslinda bir konu var-In fact there is an issue-Turkish to English translation
Grup Yeniçağ - Ya Hayy - (O Eternal Source of Life, Life Giver) Turkish to English translation
Kirac-Gidiyorum-I'm leaving-Turkish to English translation
Karayilan-Sevda senin gozlerinin rengindeydi (Love was in the color of your eyes) (L'amour était dans la couleur de tes yeux)
May Day Labor Anthem (1 Mayıs İşçi Marşı) by Cem Karaca
Bedava Yasiyoruz (We're living for free) Turkish to English

Diaries-2 You're shaking your finger at me
Qq'un connait cette chanson d'enfants?

Recent posts from below labels - Tasniflerden yeni yazilar:

Please click on title to read post. Yaziyi okumak icin lutfen basligi tiklayiniz.

Labels- Tasnifler

Please click on the link under each label to find a list of related post titles and links.Her tasnif basliginin altindaki linke tiklayarak ilgili yazilarin baslik ve linklerine ulasabilirsiniz.

quotes (31) alintilar

translations (31) ceviriler

socio-political reflections (25) sosyopolitik tefekkur


Lifestyle (5)

diaries (3) 

poetry trials (8) siir denemeleri

open questions (1) question pour le public


Popular Primal Recipes-Cok Okunan Tas Devri Yemek Tarifleri

Please click on title to read post. Yaziyi okumak icin lutfen basligi tiklayiniz.

All recipes (and Paleo/Primal related entries) on this blog have been carried to http://ageoftaste.weebly.com/recipes.html (site under construction)

Bu blogdaki tüm tarifler (ve Paleo/Primal ile ilgili yazilar) http://lezzetdevri.weebly.com/tarifler.html (site insaat halinde)sitesine tasinmistir.


Wednesday, May 11, 2016

ALLAH’IN ADIYLA YAŞAMAK



ALLAH’IN ADIYLA YAŞAMAK


"Ikra-OKU! emredildi, ama neyi nasil okuyacagiz?" sorusunun cevabi olarak Dr Yamina Bouguenaya'nin University of Virginia'da verdigi "Allah adina Bismillah ile yasamak" baslikli bir konusmasinin cevriyazisinin Ingilizce aslini (transkripsiyonunu) su linkte bulabilirsiniz: 

Bu ses kayitlarinda, yaziyi Ingilizce orijinalinden okuyup sesli olarak Turkce'ye cevirmeye calistik, bir yandan da yine Turkce olarak anlamak uzere kisaca sohbet ettik.
https://www.youtube.com/playlist?list=PLXJ4g0IxIL4h3jOEhFf4BkMOpNSUqN8iH

Sesli ceviriyi asagidaki sekilde yaziya doktukten sonra daha detayli sekilde anlamak icin bu makaleyi Turkce cevirimizden okuyarak yeniden calistik: "Allah'in adiyla yasamak" okumasinin ilk kaydi (2Eylul2015):
http://yourlisten.com/LoudThinking/922015halaqa-ogle

NOT: Her kaydin altindaki notlarda bir sonraki kaydin linkini ve derste okunanlar ve/ya ders notlari vs bulabilirsiniz iA. Bu kayitlar download edilebiliyor ancak yourlisten.com'a uye olmak gerekiyor, ama cok basit 1 dakikalik bir islem, ad soyad falan ozel bilgi koymaniza da gerek yok.
NOT2: cumleler ilk taslak olup da henuz tashih edilmediklerinden dusuk olabilir, sesli kayitta cumleleri aciklamaya calisiyoruz, Ingilizce orijinaliyle de karsilastirma yapilabilir.

 ALLAH ADINA BISMILLAH ILE YASAMAK


BismiAllah kelimesini ne zaman kullanırız/söyleriz?
Duadayken ve, sadece namazda Fatiha Suresini okurken en az 17 defa söyleriz. Peki, bu tekrarın sırrı/hikmeti nedir? Bir şey çok tekrarlanıyorsa bundan ne gibi bir ders çıkarabiliriz/bize neyin ipucunu verir? (Asma: Kuran da bir şeyin çok tekrar edilmesi tekrar edilmeyen şeye/duruma göre daha önemlidir sonucunu çıkarırlar.) Her zaman yaptığımız şeyler/tekrar ettiğimiz şeyler nedir? Nefes almak, yemek yemek, su içmek… gibi. Bunlardan şikayette etmiyoruz, sıkılmıyoruz da…Tam aksine bunlar sevdiğimiz şeyler, onları takdir ediyoruz (severek yapıyoruz-lezzet alıyoruz)-onlara ihtiyacımız var. Neden çünkü ihtiyacını hissediyorsun. Bismillah’ı tekrar tekrar söylüyorsak, önemli olmalı.
Bismillah bana ilk vahiy hatırlatıyor. Rabbi nin adıyla oku.(Rab: terbiye kökünden geliyor-terbiye eden, koruyup kollayan, ihtiyaçları gideren) Peygamber Muhammed (sav) Allah’ın Resulü olarak göreve atanmadan önce/Allah’ın Resulü olduğu söylenilmeden önce ne yapıyordu. Tefekkür ediyordu, düşünüyordu. Cebrail (as) geldiği zaman Peygamber (as) a ne dedi? Oku dedi. Ben okumayı bilmem. Okuma –yazma bilen birisi değilim. O halde Cebrail, Muhammed(as) ın neyi okumasını istiyor? Yarattıklarını-evreni okuyacağız? Başka ne? Orda Mushaf halinde bir Kuran var mıydı okunacak? Yok… Bu ilginç değil mi? Cebrail neden O na okumasını söylesin? Cebrail Muhammed  (as) ın okuma yazma bilmediğini bilmiyor muydu? Cebrail ‘i kim yolladı? Allah’tan yollanarak geldi. Cebrail’i yollayan Allah Muhammed (as) ın okuma yazma bilip bilmediğini bilmeyecek mi? Cebrail okuma yazma bilmediğini bildiği halde neden okumasını istiyor? Yazılmış olan kelimler midir bizim tek okuyabileceğimiz? Başka okuyabileceğim şey yok mu? Yazılmamış... Mesela, insanların yüzlerini okuyabiliyorum. Sadece kelimeler okunacak şeyler değil. Kelimler dışında da diller var, işaretler diyoruz biz onlara mesajlar.
            Cebrail vahiy meleğidir. Eğer o Allah’tan bir şey getiriyorsa bu tamamen yeni tamamen benim bilmediğim bir şey olmalı. Sadece bilmediğim bir şeyi değil, vahyin rehberliği olmadan kendi başıma bulamayacağım bir şeyi de bana getiriyor olması lazım. (asma: kaslarım nasıl çalıştığını bilmiyorum ama biyoloji kitabına bakabilirim) Kendimiz bulabileceğimiz bazı şeyler var. Yaratılışımızdan-fıtratımızdan gelenlerle. Benim fıtratımdaki özelliklerde bir vahiy formudur-rehberlik formudur ama Allah ın Cebrail (as) ile yolladığı bir rehberlik gibi değil. (vicdanın) Allah ın bize verdiği fıtratımızın söylediğini tekrar etmeye ihtiyaç yok. Vahyin bize getirdiği şey bizim ihtiyacımız olan şey. Eğer Cebrail vahyi nasıl okuyacağını öğretmek için gelmiş olsaydı, o zaman Cebrail’e ihtiyaç yok, herhangi birisi de o toplumdaki okuma-yazma bilen herhangi birisi de Peygamber (as) e bunu öğretebilirdi. Demek ki yazı okuma anlamında bahsetmiyor, başka bir okumadan bahsediyor. Peygamber as okumasını emrediyorsa, o zaman kesinlikle Muhammed (as) ın yapabileceği bir okumadan bahsediyor. O nun yetenekleri dahilinde olan bir okumadan ama vahyin rehberliğine ihtiyacı var o okumayı yapabilmesi için. 3 kere oku dedikten sonra Cebrail diyor ki “Yaradan Rabbinin adıyla oku” Bu cümlenin içinde bazı anahtarlar –ipuçları var. Nasıl okuyacak, Rabbi’nin adıyla…Rab:Yaratan Rab olarak tanımlanıyor. Okuma yaradılışla alakalı olmalı.
Muhammed (as) okuma yazma bilmiyordu, bütün insanlığa hepimize neyi öğretme görevi yüklendi. İnsanların yaşayacağı zamanın sonuna kadar Rabbimiz adına yaradılışı nasıl okuyacağımızı öğretme misyonu yüklendi. O Rabbinin adıyla okumayı öğretiyor.
            İlk vahiyde Allah kelimesi yerine Rab kelimesinin kullanılmasının hikmetini görebiliriz çünkü ilk vahiy geldiğinde daha Allah kim bilmiyoruz. Mekke de yaşayan insanlar Allah kelimesini kullanıyorlardı. Bir yaratıcı olması gerek demek başka bir şey ama bunu demekle bitiyor mu hayır bir yaratıcı olmalı demek ile başlıyor aslında. Bir yaratıcı olması gerek, bir İlah olması gerek ama O kim? İşte Kuran’ın konusu bu.  Allah bize kendini tanıtıyor. Allah kim, yaratıcı kim biz bilmiyoruz. Yeryüzünü ve gökyüzünü yaratandır demek, Allah ile bağlantı kurmamız için yeterli mi? Neden ilk vahiyde Kuran Allah kelimesini kullanmıyor çünkü o kültürde Allah deyince akla gelen bazı çağrışımlar var. Rab Arapçada senin ihtiyaçlarını karşılayan, üzerine titreyen… Çok yakın hissedebileceğimiz bir ifade senin ihtiyaçlarını karşılayan-her şeyi halleden. hem çok yakın merhametini hissettiğin hal hem de ondan kaçamayacağın bir durum Eğer sadece gökyüzünü ve arzı yarattı diye algılayacaksak o zaman sanki benimle direk bir bağlantısı yokmuş gibi ama Rab deyince direk benim ihtiyaçlarımı benim işlerimi gören –onları halleden anlamında. Hem hikmet var hem rahmet var çünkü benim için daha ulaşılabilir. Bu Rab kimdir diye bilme ihtiyacımı da hissetmeye başlayabilirim.
Neyi okuyacağız? Yaradılışı. Yaradılıştaki her şey bir ayet (işaretlerdir). Kuran’daki işaretler için hangi kelime kullanılır? Ayet. Ayetler var dış dünyada (benim dışındaki dünya, yeryüzü ve gökyüzü) evrenin genelinde (güneş, hava, su, yiyecekler… gibi) ,ve bizim kendi içimizde (duygularımız, düşüncelerimiz, korktuklarımız, kızdıklarımız, hissettiklerimiz… vs) Yani Kuran diyor ki dış dünyada ve kendi içimizde işaretler var.
Mesela bir şeyden korktuğumuz veya kızdığımız zaman onun altında yatan nedir? Kızgınlık bir ayet bir işarettir. Eğer bir ayetse okunması gerekiyor. Yani ben kızgınlığımı okumam gerekiyor. Kızdığım zaman onun bir ayet bir işaret olduğunu fark etmiyorum. Neden? Çünkü o kızgınlıkla kendimi bağdaştırıyorum. Ben kızgınım diyorum. Kızgınlık sanki ben oluyor. Hâlbuki bana verilen bana gönderilen bir duygu. (Bana bu duygu gönderildi?) Kızgınlık yaratılmış bir şey yani varlığa vücuda getirilmiş, kendi başına var olabilen bir şey değil, duyguların hiçbiri kendi kendilerini var edemezler ya da ben onları var edemiyorum, yaratmıyorum. O duygunun mahiyetini bile anlamıyorum. Bu duygunun bana geldiğini hissediyorum. O duygunun ayet olması o duygunun mesaj taşıdığı anlamındadır. Birisi bana hoşlanmadığım bir şey söyledi ve bende kızdım. Kızgınlık gerçek ama benim kızdığım şey gerçek mi değil mi? Sorabiliriz ki Allah neden kızgınlığı-sevmediğim bir şeyi yarattı? Bizim tepkilerimiz her zaman orda yaratılmış şeyle bağlantılı değil ama biz onu nasıl algılıyoruz onunla bağlantılı. Kuran da bu işaretleri nasıl düzgün okuyacağımızı öğretecek.
Kendi algılayışımın süzgecinden onun her zaman ben onu kendi algılayışımın süzgecinden geliyor. Mesela, birisine bakıyorsun aa ne güzel bir insan, bu kızla alakalı her şeyden hoşlandın, bir başkası da gıcık oluyor. Sen bir rengi seviyorsun başkası ne iğrenç bir renk diyor. Sadece ben bu rengi sevmedim demek o renk kötüdür anlamına gelmez. Diyelim ki, bana birisi dedi ki “Şimdi söylediğin şey çok aptalca.” Senin söylediğin aptalca kelimeleri ağzından çıktı tamam bu gerçek ama bu sözlere verdiğim tepki o gerçekliği yansıtan değil ama o gerçekliği nasıl algıladığım üzerinden veriyorum tepkimi.
Benim algılayışımda yaratılmış bir şey değil mi?
Benim sözlerim yaratılmış ama Allah hakkında söylenen yalanlar yaratılmış değil sadece benim hayal ürünüm.
 Gaflet halindeyken, (gaflet: farkındalığın olmadan yaşadığın zaman, ne yaptığının bilincinde olmadığın zaman, geldiği gibi yaşıyorsun, otomatik yaşıyorsun) hiçbir zaman durup kendine sormuyorsun bu hayatın amacı/anlamı ne, gerçeklikle benim algılayışım arasında bir ayrım yapabilir miyim gibi bir soru sormadığın zaman… Gerçekle algılayışım arasındaki farkı fark edebilir miyim? Hayır, Çünkü algılayışımın gerçeklik olduğu konusunda ikna olmuşum. Gerçekten gerçeklik mi diye sorgulamamışım. Allah a isyan ettiğim zaman aslında kendi algılayışıma isyan etmiş oluyorum. Durupta kendime söylediğim zaman bu bir ayettir, mesajdır bunun bir amacı vardır diye O duruma bir durma bir düşünme ara verme-otomatik devam etmemenin kendisi o yaşadığım muhattap olduğum şeyi okuma niyetimin olmasına dönüşüyor. Oradaki anlamı öğrenmeye çalışıyorum. Şimdi bilinçli, farkındalık durumundayım, bilincimi farkındalığımı açtım. Kızgınlığım orda var gerçek, ama o kızgınlığım benim algılayışımda uydurduğum şeylerden dolayı. Algılayışımı sorgularsam oradaki gerçek varoluşla uyumlu olabilir/ya da uyumlu olmayabilir. Ben tercih etmiyorum – o kötüdür demekten farklı bir şey. Sadece sen beğenmedin diye o takdir edilmeyecek bir şey anlamına gelmiyor. Ne yaratılmışsa iyidir.
Mesela birisine neden kızdım çünkü birisi bana aptalca bir şey söyledin dedi? Durup düşünmem lazım gerçekten söylediğim şey aptalca mıydı? Ki aptalca olabilir. Durup  o zaman teşekkür ederim hatırlatmanız için diyebilirim. Belki niyeti hatırlatma değildi ama o yaratılmış bir şey ve benim acımdan o bir hatırlatmadır. Rastgeldiği gibi bir şeyler söylememem gerekir. Eğer söylediğim şeyin aptalca olmadığını düşünüyorsam o zaman derim ki o onun problemi. Bu şekilde kızgınlık iyi bir şeye dönüşür, Bana ne oldu da kızdım? Nereye dokundu da kızdım? Durup kendi kendime niye kızdım diye sormak iyidir? Çünkü mümkündür ki evet gerçekten kızıp tepki vermek değil- hikmet ve şefkatle karşılık vermek harekete geçmek
Endişeyi ele alalım, iş görüş mesine gitmeden önce endişeli olabilirsin. Bu iş için yeterince iyi miyim? Belki kıyafetimi beğenmediler. Belki benden daha iyileri var. Gerçekten beni beğenmedikleri doğru mu? Eğer bu hayali fikirleri kenara bırakırsam-olmayan şeyler, ihtimaller üzerinden endişe duyuyorum bunları kenara bırakırsam az endişe kalır- buda iyidir. Durup Allah a tevekkül edersem güvenirsem; onlar beni bilmiyor, ben onları bilmiyorum bu ıs benim için en iyisi midir bilmiyorum. Endişe kendi içinde iyi, gerçekten tehlikeli korkulacak bir şey varsa korku da iyidir; bu beni korur. Ama hayali bir sürü şeyden korkmaya başlarsam (Ya şöyle olursa ya böyle olursa diye) o zaman korku benim için bir hastalık halini almış oluyor ve benim için hayatı zorlaştırıyor. Şimdi kim hayatı zorlaştırdı? Ben mi Rabbim mi? Çünkü, o korku duygumu Rabbim’in adıyla okumuyorum-kullanmıyorum. Eğer Rabbim’in adıyla okursam benim algım gerçekliğe yaklaşır, algımla gerçek arasındaki farkı algılama ihtimalim artıyor. Yoksa kendi dünyamda Rabbim ile bağlantı kurmadan yaşıyorum ve sonra birisi Allah herşeyi yarattı deyince itham etmeye başlıyorum çünkü kendi algımla ilgili sorumluluğu almak istemiyorum.
Baştan bu algılayışla gerçeklikle algılayış arasındaki farkı vurgulamak istedim çünkü, herşey bir ayettir dediğimiz anda insanların ilk aklına gelen soru peki kötü şeylerde (benim hoşuma gitmeyen-benim sevmediğim şeyler) ne olacak?
Göklerin ve yerin yaradılışıyla, gece ile gündüzün değişmesinde, akıl sahipleri için deliller vardır.
Önemli olan yaradılışa muhatap olurken iç görü-içyüzünü anlamak, derin düşünme, ne oluyor diye durup düşünme. Kuran dizesi olan ayet gökyüzü derken çok genel bir şeyden bahsederek başlıyor ama sonra her gün oluşan (gece gündüzün takip etmesi) bahsediyor. Sadece gece-gündüz demiyor, gece ve gündüzün birbirini takip edişinde diyor. Her zaman gündüz olsaydı gündüz diye onun farkına varmazdık. Her zaman gündüz olsaydı gündüz için kelimemiz olmazdı çünkü onu geceden ayıracak bir şey yok, gece diye bir şey yok. Kontrast oluşu karanlık olunca uykumuzun gelişi, gündüz vakti uyanıp çalışmamız-işimizi görmemiz bunu daha çok bir ayet haline getirir. İnsanın normal ritmini yaşamasında bir işaret var-bir ayet var. Kuran’ın bu ayetinde yaradılışında kelimesi “Khalq” kelimesi kullanıyor; yani orada gramer formu olarak bir defa yaradılış değil sürekli yaradılış var (yaratılıyor oluşunda-devamlı yaratılmasında). İşte bu akışın devamlı değişimin bir ipucu da gece ile gündüzün birbirini takip etmesi. Gece ile gündüzün ifade ettiği şey dünyanın hareket edişi, güneşin etrafında dönüyor oluşu, bu devamlı yaratılma kelimesi yaradılışın dinamik akışını bize hissettiriyor. Varlık her zaman vücuda geliyor, yokluktan varoluşa geliyor. Dün burada değildik. 30 yaşındayım, 40 yıl önce dünyada yoktum ama dünde şu halimle yoktum başka bir halim vardı.30 yıl sonra bazılarımız dünyayı bırakmış olacak, 40 yıl önce bazılarımız dünyada değildi. Bu hayret edilir bir şey değil mi? Canlılar, var olan her şey, duygular, olaylar da ayettir.
Kurandaki dizeler için de ayet kelimesi kullanılıyor. Dilde bir kelime bir işarettir. Mesela, elma dediğim zaman fiziksel bir şey düşünüyorum. Elma dediğim zaman aklına ne gelir? “Tuffahun” dediğim zaman aklına ne gelir? (elma nın Arapcası) kelime olarak farklı gözüküyorlar, kulağa da farklı geliyorlar ama aynı şeyi işaret ediyor. Çünkü dil işaretler sistemidir. Meyve olan elma referans noktasıdır. Önemli olan referans noktası-fiziksel olan elma yoksa semboller değil. İşaretin anlamı budur. Eğer fiziksel elma meyvesi gerçekten öyle bir şey var olmasaydı onun için kelime işaret var olmamış olacaktı. Mesela bilgisayar kelimesi dilde yoktu, icadı öncesi. İşaret kendisinden öte bir şeye işaret eder, gösterir. Apple, tuffahun her biri ordaki fiziksel meyve olan elmaya işaret ediyorlar. Kuran bize işaret anlamında ne söylüyor? Yani, Kuran’a göre işaret ne? Kuran bize meyve olan elma da işarettir diyor bize. Fiziksel olan elma bizim kullandığımız insan dilindeki referans noktasıydı ama Kuran da diyor ki dilinde kullandığın kelime nasıl o fiziksel elmaya referans noktasıysa, fiziksel olan elmada başka bir referans noktasına işarettir. Elmanın kendi başına anlamı yoktur. Elmaya baktığımız zaman bizim için ne anlamı vardır? Elma meyvesi neye işarettir? Önce, elma benim için yiyecektir, açsam benim için yiyecek olur; aç değilsem, başka bir şey olur. Tadı güzel olabilir, lezzet olabilir, rengi zevk veriyor olabilir. Onu yiyecek yapan benim açlık duygum benim yiyeceğe olan ihtiyacım. İhtiyacım olmasa onu da benim için yiyecek olarak tanımlayamazdım. Elma+ benim ona ihtiyacım = Yiyecek; elma+ benim ona ihtiyacım = Lezzet; elma+ benim sevdiklerimi hatırlama ihtiyacım = Anı; elma+ benim güzelliğe olan ihtiyacım= onun güzelliği. Böylece ihtiyacım anahtar olmuş oluyor. Elmayı bana anlamlı kılan benim ihtiyacım. Benim ihtiyacım dolayısıyla elma bana anlamlanmış oluyor. Böylece elma ile benim aramda ilişki, kurulmuş oluyor ki, ben elmayı okumaya başlıyorum. Elma bir yiyecek dediğimde, benim ihtiyacımı aracı yaparak bağlantı kurdum. Eğer o benim için yiyecekse o zaman kim bu yiyeceği gönderdi, kim beni doyuruyor… vb sorular sormaya başlarım. Eğer rızıksa, o zaman bunun arkasındaki Rezzak, rızkı veren kimdir? Eğer tadı güzelse, benim ihtiyaçlarımı karşılayan kimdir? Eğer onda bir güzellik görüyorsam, bu sanatın-güzelliğin kaynağı kimdir? Böylece elma kendi ötesindeki şeye işaret etmiş oluyor. Yani, dilimizdeki apple-elma-tuffahun gibi farklı insan dillerindeki kelimeler sadece gerçek fiziksel dünyada bir şeye referans verdikleri için bir anlamları var yoksa apple kendi başına anlamı yok. Kuran bize diyor ki aynı şekilde o fiziksel olan elma da o dilimizdeki kelime gibidir, bir ayettir kendisinin ötesinde bir şeyi ifade eden bir semboldür ve ben onunla ilişkiye girmeye-iletişim kurmaya başladığım zaman (ihtiyacım üzerinden, açlığım vb) onu okumaya başlayabilirim. Charlotsville’e giderken yolda Charlotsville’e ait işaret-tabela görürsen, aaa burası Charlotsville’miş diye durmuyorsun. Çünkü o sana Charlotsville’e giden yolu gösteren bir işaret olarak görüyorsun. (Elmada da durmuyoruz, elma neye işaret? Diye düşünüyoruz)

Peygamber Muhammed’den öğrendiğimiz bir dua Allahumma 'allimna ma yanfa'una wanfa'na bima 'allamtana, “Bize fayda getireni öğret ve bize öğrettiklerinden de bize fayda gelmesini nasip et.” İlim için dua ediyoruz ama herhangi bir ilim için değil, bize faydası olan bir ilim için. Bugün birçok ilmi/bilgiyi dışarıda bulmamız mümkün. Her gün “Bismillah” tekrar ediyoruz ve muhtemelen anlamını da biliyoruz, şimdiki çalışmamız bu duanın ikinci kısmıyla ilgili: bize öğrettiklerinden faydalanmamızı nasip et. Yeni bir bilgi öğrenmek değil zaten bildiğimiz ile bağlantı kurmak, ondan anlam çıkarmak ve şimdi ve burada benimle nasıl ilişkilidir onu anlamak.
Farkındaysak da değilsek de hepimizin korkuları var. Korktuğumuz şeyler aslında orada değiller ama geleceğim hakkında olabilirler, çocuklarımın geleceği hakkında… Vb. Bir şeyi kontrol edemediğimizi hissettiğimizde panik edip korkuyoruz. ”Bismillah” dediğimizde her şey kontrol altına alınmış demek. Belki benim kontrolüm altında değil ama kontrol altında. Eğer “Bismillah” ı içselleştirirsem gelecek hakkında hala korkularım olur mu? Eğer her şeyin üzerine titrendiğinden emin değilsek o zaman Kuran bize durup düşünmemizi söylüyor. Geçmişimizi düşünecek olursak ne kadarı benim kontrolüm altındaydı? Her şeyi kontrol ettiğime inanmak istiyorum çünkü ancak o şekilde kendimi sakinleştirebiliyorum. Kuran bizi uyandırmak istiyor. Fakat biz uyanmak istemiyoruz çünkü uyandığımızda hiçbir şeyin kontrolümüz altında olmadığını fark ediyoruz. Uyandığımızda madalyonun diğer yüzü olan her şey benim kontrolümün altında değil başka birinin kontrolü altında ve bir rahatlama var çünkü her şey benim kontrolüm altında olsaydı her şeyi mahvederdim çünkü ben acizim-sınırlıyım. Benim kontrolümün altında olmaması iyi bir şey ve bütün semavat ve arzın Rabbin kontrolünde olması iyi bir şey. Uyanıp korkularımızı sorgulamakta müjdeler var. Korkular benim içinde çok görünüyorlar ama bir anahtar var o da benim algılayışım ve ben bu anahtarı kullanırsam o zaman bütün korkularım gidebilir. Kuran bize bunu öğretiyor, dünyayı nasıl ayetler olarak görebileceğimizi. Her şeyin kendisinin ötesinde bir anlamı var. O şeyde takılı kalma, her zaman bir algılayışım var ama bu algılayışımın farkında olursam o zaman algılayışım gerçekliğe yakınlaşır yada en azından algılayışımın benden kaynaklandığının farkına varırım. Allahumma arinal haqqa haqqan wa-rzuqna-ttiba'ah wa arinal bathila bathilan wa-rzuqna-jtinabah , “Hakkı hak olarak bize göster ve bizi Hakka ittiba ile riziklandir ve batılı da yanlışı da yanlış olarak göster ve bizi ondan kaçınmakla riziklandir.” Korku bizi bütün tehlikelerden koruyan işarettir ama ben kafamdan tehlikeler uydurmaya başlarsam bir nimet olmak yerine engel olmaya dönüşür. Gerçekten ne olup bittiğini görmeme engel olmaya başlar ve şikayet etmeye başlarım. Hüsrana düşeriz, minnettar olmayız, şükürsüz oluruz ama şükürsüz olduğumuz durum aslında olmayan bir durum. Sadece kafamda uydurduğum bir durum. Benim illüzyonlarım. Dilimle Rabbi tesbih etsem bile bunu kalbimde duyamayabilirim-hissedemeyebilirim. Bu yüzden bu süreç tezkiye temizlenme bütün yanlış algılardan temizlenme illüzyonlardan ve hiçbir zaman sorgulamadığım varsayımlardan temizlenme süreci adını alır. Şuna benzer eğer gözlüklerimin rengi maviyse her şeyi mavi görürüm ve benim gözlüklerimden olduğunu fark etmem. Mavinin dışarıda olduğunu düşünürüm. Bunu değiştirmek için yapmamız gereken şey gözlükleri çıkarmak ya da temizlemek. Başta bahsettiği duada vurgu bilgi edinmek değil, bana faydası olan bilgiyi bana ver, bu yeterli mi? Hayır. O bilgiyle bize fayda nasip et. Zaten elimizde olan bilgiyle nasıl yaşayabiliriz? Neden Bismillah’ı tekrar edip duruyoruz yeni bir işe başladığımızda? Allah’ın özelliklerinden-isimlerinden bir tanesi Vahhap olan Allah, hediyeler-nimetler bahşeden ve bizde buna karşılık olarak O’na ibadet ettiğimizi söylüyoruz ama Kulluk ne? Abade: tapmak-çok sevmek-Aşk. Seni her zaman düşünen üzerine titreyeni sevemez misin? Rezzak olana bizim rızıklarımızı karşılayana verebileceğimiz bir şey var mı? Hayır, biz sadece alan kısımdayız verecek bir şeyimiz yok. Aynı zamanda her zaman veriliyor. Mesela bize göz veriliyor, ışık veriliyor ve birbirimizi tanıma, karşılaşma lezzeti veriliyor. Acıkıpta beğendiğim bir şey yediğim zaman, güzel hissediyorum. Kulluk- ibadet  o duyguyu alıp düşünüp o duygunun nereden geldiğini bilmek. Aaaa çok güzel beğendim demek yerine, bu beğenme duygusu nereden geldi diye sormak ve nereden geldiğini bulmak. Eğer sevgini yiyeceğe verecek olursam ona atfedecek olursam o zaman kulluğun esas noktasını kaçırmış olursun. Gidip bedenimle secdeye varabilirim ama kalbim bana Rezzak olana-rızık verene secde etmiyor. Gözlerimle bakış açım perdelenmiş; çünkü o yiyecek bir ayet –işaret olmak durumundaydı. Yiyeceğin kendisi bir engel değil tam aksine o bir ayet-işaret. Kuran diyor ki o işareti Rabbi’nin adıyla oku. Eğer yaratan Allah’ın adıyla okursam Rezzak olanın adıyla, güzel sevenin adıyla, ismi Rahim, ismi Rahman, bi-ismi Vedud.
Kuran’ın yaptığı yaradılışa referans vermek ve bize o yaradılıştaki ayetleri nasıl okuyabileceğimize dair rehber olmak ki yaradılışın kendisinde takılıp kalmayalım. Böylece Allah’a geri dönmeye bir aracı olmuş oluyor. İşte bu, kendi içinde kulluğun kendisidir. Böylece ibadet üzerimize yüklenmiş bit yük değil, Allah şu nimetleri nasip etti de bende şu ibadetleri yapıyorum değil. Ben o zaten o yiyecekten lezzet alıyorum ama bu lezzeti Rabbim’e şükre dönüştüren-ibadete dönüştüren o yiyeceğin Rabbimden geldiğinin farkında oluşum. Bunun farkına vardığım zaman duyduğum zaman sevgiyi yiyeceğe değil bizi rızıklandıran Allah’a atfetmiş oluyorum.
Her şeyin bir ayet bir işaret olması demek her şeyin üzerinde Rububiyet (terbiye-ihtiyacını karşılayan demek) mührü var demek. Tevhid genellikle teklik olarak çevriliyor ama teklik Arapçada vahdeh, durağan bir şey ama tevhid süreç, devam eden bir şey, birleştiren bir yapan demek. Çünkü farkındalığım arttıkça her şeyin kaynağının tekliğini birliğinin daha çok farkına varıyorum. Sadece 2 ya da 3 degil demek değil; aynı zamanda bütünleştirmek var. Tevhid, “tamam evet Allah’tan geldi, ama yemeksiz de karnimiz doyabilir mi hic canim?” demek yerine birlemek, bütünleştirmek, bire vermek sureci. Genellikle bu şekilde mantık yürütüyoruz cunku okullarda bize öğretilen mantik bu: Yağmursuz bitkiler büyüyebilir mi? O halde bitkileri yağmur yaptı diyoruz-su hayat verir diyor (şirk). Su nasıl büyütebilir ki kendisinin bile hayatı yokken. Kuran bize nasıl sorgulayacağımızı öğretiyor. Lamba olmadan ya da lamba kırıldığı zaman orada ışık olur mu? Bitkilerin yağmura ihtiyacı oluşu, yağmurun onları büyüttüğü anlamına gelmez. Diyelim ki, lamba kırıldığı zaman ışık yok ama lamba ışığı yapmıyor. Lambanın ışığı yapmadığını anladık o zaman kablo mu ışığı yapıyor? Hayır. Sadece 4 yaşındaki çocuk böyle zannedebilir. Biz biliyoruz ki ışık elektrikten o da dışarıdan geliyor. Bir şeylerin belli şekilde yaratılıyor oluşu başka bir şeyden sonra geliyor oluşu, bitkinin yağmurdan sonra geliyor oluşu gibi… O ilk sebebin sonucu yaptığı anlamına gelmez. Sadece sebeple sonucu yan yana gördük diye yapıyor demek değil. Yeryüzü, gökyüzü, fizik kanunları,….vb sadece bir meyvenin var olması için bunların hepsine sadece bir meyvenin varolabilmesi için bunların hepsine ihtiyaç var. O hale beni doyuran su ya da yeryüzü olamaz. Kuran da İbrahim (as) der ki; Beni doyuran, benim susuzluğumu gideren, ben hastalandığımda bana şifa veren O dur. O beni doyuruyor, sadece bana yiyecek vermiyor, benim nasıl sindirildiği hakkında fikrim yok. Çiğnerken bile farkında değilsin, nasıl kanına geçiyor…vs ,Bütün süreç biz farkında olmadan bir başkası tarafından hallediliyor. Bana arada ufak bir seçim veriliyor o da hangi yiyeceği ne zaman ağzına koyacağına karar vermek-cüzi irade.
Yedikten sonra Allah’ın Resulü (as) şu şekilde dua ederdi “Bütün hamd (sena-şükür) Allah’a sadece O’na aittir. O Allah beni doyurmuştur, yedirmiştir bu yiyecekle ve bu rızkıda benim tarafımdan çaba kuvvet gerek kalmadan yaptı-rızıklandırdı. Genellikle biz ekmek için çok çalıştığımızı düşünürüz. Marketten aldığımızı unutalım, daha açık-anlaşılır. Çiftçi olsam bile kendi yiyeceğimi yetiştirdiğimi düşünsem bile aslında sadece çekirdeği koyup bekliyorum, o çekirdeği dönüştürme gücüm yok. Kendi yaptığımız kısma o kadar çok konsantre oluyoruz ki, neleri yapmadığımızı da, durup düşünmüyoruz bu yiyeceği yapma eyleminin ne kadarı bana ait. Benim yaptığım şeyler bile bana verilmiş, bunu yapabilmem bile bana bahşedilmiş. Ama biz unutuyoruz ki ve düşünüyoruz ki ben bu yiyeceği aldım, ben bu yiyeceği yetiştirdim. Hiçbir fikrim yok. Büyümeyecek olsa ben onu büyütemem. Mesela, tırnaklarımıza bakacak olsak büyüdüğünü görüyorum, ben onu büyütmüyorum. Bana kalsa, hiç büyümeyecek olsa hiç kesmek zorunda kalmayayım. Burada önemli olan nokta eğer o bütünlüğü fark etmezsem yani o tevhidi farkında olarak yaşamazsam o zaman o gaflet halinden içeriye şirk sızıyor, yani Allah’ın yanında başka ilahlarda edinmiş oluyoruz. Ne zaman şirk var, Allah’ın yanında başka ilahlara burada şunun özelliğinin şu kaynağı demek var, işte o zaman birleştirme, bütünleştirme bütün olmamış oluyor. O bütünlük eksilmiş oluyor ve bütün dertlerimiz-sıkıntılarımız o şirkten gelmiş oluyor. Allah’ın yanında şunun da ufacık ilahlığı var diyebileceğimiz ortaklar yok ama bu sadece benim algılayışım-taktığım gözlükle alakalı. Tevhid bir dogma-mitoloji değil o bir gerçeklik. Her şey bir ayet bir işaret ve O nu anlatıyor-O’ndan bahsediyor. Eğer illüzyonlarımda takılıp kalırsam, benim algılayışımla-gerçekliğin arasındaki farkın farkında varmazsam o zaman Allah ile pazarlık yapmaya başlıyoruz (%80 Allah, %20 sebep). Yemeksiz yaşayalım demek değil, yiyeceği Allah adına yemek. Allah beni bu yemekle doyuruyor demek. Yemek yemezsem Allah’a kulluk ediyorum, yersem yemeğe kulluk ediyorum demek değil, ikisinin ortasında bir yol var. Farkındalıkla dikkatli ol, yiyecek seni doyuran değil-yiyecek seni bilmiyor ve ayrıca bu senin sevgine de uyarlanabilir. Senin o yemeği sevmen de ne o yemekten ne de senden. Yani ben seviyorum değil, ben sevdiriliyorum. Birini sevdiğiniz zaman O nu Allah adına sevin. Bu ne demek? Anneni, babanı, arkadaşlarını sevme demek değil, onları Allah adına sev demek. Onları Allah adına sevdiğimiz zaman, onlar daha kıymetli olurlar neden? Çünkü onlar o zaman Allah’ın bize hediyeleri-hatırlatıcıları oluyorlar. Onlar Allah’ın esmalarını yansıtan aynalar gibi oluyorlar. Ben Allah’ın esmasını yansıtıyorum- sevdiğim insanları seviyorum çünkü Allah’ın esmasını yansıtıyorlar.
İbrahim (as) için serin ve selametle ol emri verilmesi ateşe, Allah ateşe serin ol dediği zaman serin olur fakat ateş ve serinlik olması bizim için alışık olunmadık bir durum. Eğer ateş O nun emriyle serin olabiliyorsa demek ki ateş kendi kendine yanmıyor dolayısıyla yanan ve yakan ateşin kendisi değildir. Ateşin ve yanmanın yan yana yaratılması konulması, bizim lamba ile ışığın düğmesini arasına bir kablo koyuşumuzu, lambanın düğmesini açtığımızda o ışığın yanmaya başlaması ve bu sistemden haberi olmayan birisinin de o lambanın düğmesinin ışık yaptığını zannetmesi gibi. Durup-düşünmediğimizde tefekkür etmediğimizde tam da böyle yaklaşıyoruz olaylara. Her seferinde ateş yakıyor diye gördüğümüz zaman demek ki bu böyledir diye onu varsaymaya başlıyoruz. Yanmak ateşten mi geliyor? Hayır. Ateşin kendisi eğer ondan bir şey çıkıyor olmasa, ondan bir şey üretiliyor olmasa benim için hiçbir anlam ifade etmez yada yiyeceğin kendisi ben açlık hissetmesem benim için bir şey ifade etmez. Onunla iletişim kurabildiğim-bağlantı kurabildiğim için, o bendeki bir ihtiyacı giderebildiği için diyorum ki bu rızıktır, bu güzeldir. Kuran da diyor ki, gece ve gündüzün arka arkaya gelmesinde bu bir ayettir, işarettir. Ateşin kendisi bizim için o kadar anlamlı değil, ateşin bizim için önemli olmasının sebebi yakması, ısıtması, pişirmesi, izlediğinde güzel olması… vb. Kuran da Allah “Biz ateşe serin ol dedik ve serin oldu” derken ateşin kendi adına değil yaratıcısı adına hareket ettiği var. Ve buna inanmazsan dur ve düşün tefekkür et: Ateş gerçekten yakabilir mi? Yakmak, yanmak kolay bir işlem mi-süreç mi zannediyorsun? Yanmak-yakmak bir maddeyi alıp tamamen başka bir maddeye dönüştürmek demektir. Ateşin bir maddeyi alıp başka maddeye dönüştürme bilgisi ve bunu düşünecek aklı nasıl olabilir ki? Bu lamba düğmesi ışık yapıyor demek gibidir. Bazen İbrahim (as) ın durumunda olduğu gibi bu her zaman tekrar eden duruma bir müdahale bir değişiklik oluyor çünkü biz bu zaten böyledir deyip onu sorgulamıyoruz, gerçekliğe perde oluşturmuş oluyor. İbrahim (as) kıssasını okuduğumuz zaman nasıl olur da ateş yakmamış olabilir diyoruz ama aslında ateşin yakması gerektiğini nerden çıkarttık ki? Sebeplerin sonucu doğurup doğurmadıyla ilgili bu büyük bir tartışma konusudur. Müslüman alimlerin küçük bir kısmı sebepler sonucu doğurur dedi ama çoğunluğu hayır doğurmaz dediler. Evrende bir düzen oluşunun kendisi o düzeni yaratan-düzenleyenin varolduğuna bir ayettir bir işarettir. Ateş yaktığı zaman da Allah’ın emriyle yakar, serin olduğu zaman da Allah’ın emriyle serin olur. Farkında olmayan gaflet halindeki bakış açısıyla sanki ateş yakıyormuş gibi görünür, sanki elma beni doyuruyormuş gibi görünür, içtiğimiz suya bakalım içtiğimiz zaman bütün hücrelerime gidiyor ve sanki yaptığı her şeyi biliyor gibi davranıyor. Sadece ben değil herhangi bir insan bunu içtiği zamanda aynı şekilde tam olması gerektiği gibi çalışıyor, hücrelere görevini icra ediyor. Her türlü hayvanı düşünelim, onların anatomileri bizlerinkinden farklı ama hepsiyle de aynı şekilde ne yaptığını çok iyi biliyormuş gibi… Onu bitkilere de verebiliyor muyum? Evet. O nasıl bilebilir? Hayvanların, insanların nasıl çalıştığını ve her biri içtiğinde onun vücudunda nasıl icraat yapacağını nerden bilebilir. Eğer su biliyorsa benim susuzluğumu nasıl gidereceğini, ihtiyacımı nasıl karşılayacağını o zaman gidip suya ibadet edelim. Çünkü susuz hayat yok diyelim. Ama ona baktığımızda suyun kendisinin hayatı bile yok. Herhangi bir iddiası yok. Hayatı yok ama bütün hayatlar onun aracılığıyla varlığa geliyorlar. Biz her şeye su ile hayat verdik diyor Kuran da. Diyemeyiz ki ben nerden bileyim ki ben sandım ki su hayat kaynağıdır, su hayat veriyordu diyebileceğimiz hiçbir şey yok- yani suyun öyle bir özelliği yok. Eğer durup düşünecek olursak aslında suyun bütün bunları yapabileceğini düşünemeyiz. Eğer durup düşünecek tefekkür edecek olursak su bize diyor ki, ben hiçbir şey bilmiyorum, ben sadece emir altındayım, ben sadece bir aynayım. Ben sadece ihtiyaçlarımızı karşılayan Rabbin aynasıyım.
2.21.Ey insanlar sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.
2.22.O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de bir tavan yaptı. Gökten su indirerek onunla, size besin olsun diye çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu bile bile Allah’a şirk koşmayın.
Düşünmeyin ki %80 Allah yaratıyor, %20 de birazcık da yemekler, yağmur, vb. yaratıyor gibi düşünmeyin. Kalp rızkın nereden geldiğini düşünürse sevgisini de ona yöneltir. Yoksa birazda olsa Allah yiyecekleri yaratıyor ama beni de doyuran o yediğim şeyler diye şirk koştuğumuz zaman Allah’tan başkasına da onsuz yapamam demeye başlıyoruz. Ben bunsuz yapamam diye düşünmeye başladığında işte bu şirk olmuş oluyor. Sınırı aşmamızdaki affedilmeyecek tek özellik bu. Neden? Bu Allah’ın beni affetmek istememesinden dolayı değil ama ben O’nun affediciliğinden uzaklaştığım için… Yanlış yönde ilerliyorum. Kendime karşı yapabileceğim en büyük haksızlık zulüm o şeylere takılıp kalıp, perdenin arkasını görememek.
Araf 191: Kendileri yaratılıp dururken hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar.
Bu yiyecek sana nasıl lezzet ve sevinç kaynağı olabilir? Sadece o sevinç ve lezzet o yiyecek aracılığıyla veriliyor, o yiyecek sadece bir ayna.
Furkan 2-3: Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Çocuk edinmemiştir. O’na mülkünde ortak yoktur. Her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. O nun dışında hiçbir şeyi yaratmayan üstelik kendileri yaratılmış olan bir takım ilahlar edindiler. Kendi nefislerinde bile ne zarar ne yarar sağlayamayan, öldürmeye gücü yetmeyen, ne öldürmeye, ne yaşatmaya, ne yeniden diriltip yaymaya gücü yetmeyen bir takım ilahlar edindiler.
Her şeyi yaratmış, ona düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. Her şeyi yaratmış, kendi dizaynına göre onun doğasını-fıtratını takdir etmiş. Mesela, yiyeceği o şekilde yarattı ki sen onu yediğinde onu seviyorsun. Sadece bizim açlığımızdan ve bizim dilimizdeki lezzet almadan haberi olan birisi o yiyeceği, o açlığımızı giderme, o lezzet alma duyularına hitap edecek şekilde yaratabilir. Yiyeceğin kendisinin haberi yok. Eğer yiyecekten olsaydı daha çok yedikçe daha çok lezzet alırdık ama öyle değil. Buna rağmen O’nun dışında uydurulmuş birtakım ilahlar edindiler. Yiyecek, para veya önem verdiğin bir şey…
Ali İmran (3:190) Şüphesiz yerin ve gökyüzünün yaradılışında gece ile gündüzün ard arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır (işaretler-mesajlar).
Waqia: 77-78 O Kerim olan Kuran bir kitapta saklıdır. Ayetlerin içinde gizlidir.
3:191 Onlar Allah’ı zikrederler (hatırlamak), ayaktayken, otururken ve yan yatarlarken. Göklerin ve yerin yaradılışı hakkında düşünürler, tefekkür ederler ve derler ki Rabbimiz sen bunu boşuna yaratmadın, sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru.
Bu ayetler vahy olduğunda peygamber (as) gece uyanmış ve ağlamış. Bilal (ra) sabah namazında kapıya geldiği zaman o kadar çok ağlamış ki sakalı bile gözyaşları içindeymiş.
Bilal (ra) : Neden ağlıyorsun? Allah senin bütün günahlarını affetti zaten.
Muhammed (as): Bu ayetler bana vahyolunduğunda nasıl ağlamayabilirim.
            Eğer yeterince tefekkür edip düşündüysen, her şeyin birer ayna olduğunu içselleştirdiysen o zaman onları gördüğün zaman hatırlarsın-yani zikredersin. Kalp yalnızca baki olan, sınırsız, mutlak olan kaynağı bulduğu zaman tatmin olur, fani geçici olan şeylerle tatmin olmaz.

O halde Bismillah neden bu kadar çok tekrar edilmesi öğretilmiş? Bismillah zikirdir. Zikir: anmak, hatırlamaktır. O halde neyi hatırlamam gerekiyor?
Kuran:24.41: Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar gerçekten Allah’ı tesbih etmektedir. Her biri kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah onların işlediklerini bilendir.
Bakara suresi: Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi hatta daha da katı çünkü taşlardan öyleleri vardır ki onlardan ırmaklar fışkırır, öyleleri vardır ki yarılır sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah huşusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz-gafil değildir.
Bakara suresi, maddelerin birbirini cezbetmesi Vedud ismini yansıtır.

Göklerde ve yerde olanların ve kanat çırpan kuşların Onu tesbih ettiğini görmedin mi? Onların hepsi duasını da bilir, tesbihini de. Allah ise onların yaptıklarını bilir.
Biz de tesbih ederiz. SübhanAllah demektir ki “ben unuttum ve ben sandım ki yemeğin kendisi güzel, yemeğin güzelliği kendisinden” halbuki yemek bana bunu veremez ve onun için Estağfurullah deyip Allah’tan af diliyorum, O tek kaynak, hiç eksikliği olan bir şey yoktur, mükemmelden başka bir şey değildir. Eğer yaradılışta birşeyin yanlış-kötü olduğunu düşünürsem yine SübhanAllah diyorum: Yaradılışta gördüğüm herhangi bir eksiklik bendendir. Hz. Yunus (as) ın balığın karnına düştüğü zaman söylediği dua: Senden başka İlah yoktur. Seni tesbih ederim. Ben zalimlerdendim. Ben yanlış yapanlardanım, ben kendime zulmettim. Sen değil. Neden? Ben balinayı kötü bir şey olarak gördüm. Bu benim gözlerimi kapatıp ondan sonra ışık yoktur demem gibidir. Bana ışığın varlığından bahsedildiği zaman bile diyorum ki ben ışığı gördüğüm zaman gözlerimi açacağım. Diyorum ki, herşey yolunda giderse ben teslim olucam. Ama sen teslim olmadığın sürece her şeyin iyi olduğunu göremeyeceksin. Gözlerini açmadığın sürece ışığı göremeyeceksin. Muslim olmak demek (Müslümanlığı yaşamak anlamındaki Müslüman) o Rabbine teslim olma süreci içerisinde. Teslim olmanın tersi direnç: “Hayır. Bu neden oluyor? Bu olmaması gerekirdi? Allah kahretsin…” vb itiraz ettiğim zaman, oradaki hikmet yada rahmeti görmeye açık değilim demek. İşte bu direnç hali teslim halinin tam tersidir. Yaradılışın akışıyla gitmek yerine gözlerimi kapatıp karanlık diye itiraz etmeye devam ediyorum. Yani burada gözünü açmak teslim olmak anlamında. Karanlık gözüktüğünde bile ışığı ara belki kapıyı kapattın, yahut ışığı söndürdün.  Yalnızca teslim ol, işte tesbih bu. Her şey tesbih halinde yani herşey açık seçik ama ben açık seçik olarak göremiyorum. Her şey bana ışığın, teslimiyetin yolunu gösteriyorlar.
Kuran 17.44: Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O nu tesbih eder, O nu övgüyle tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ancak, siz onların tesbihini kavrayamıyorsunuz. Şüphesiz O Halim olandır, bağışlayandır.
Halim: şefkat
7 gök (gök ötesi-uzay…vs), yer ve bunların içindekiler O nu tesbih eder. O nu övgüyle tesbih etmeyen tek bir şey bile yoktur. Hiçbir bahanemiz yok. Biz onların tesbih edişlerini anlamakta başarısız olabiliriz. Kuran’da birçok sure bu şekilde başlar: göklerdeki ve yerdeki her şey O nu tesbih eder, Onun İlahi esmalarını gösterir.
Kuran da 59. Sure Haşr Suresi vardır. Bu sure de aynı ayetle başlar. Güzel bir şey söylediğinde, hayır bu güzellik Ondan, bu şeyin kendisinden değil. Bu güzellik Rabbimdendir, Ondandır. Kötü bir şey gördüğün zaman da kabul ediyorsundur ki bu Ondan değildir benim bakış açımdandır. İşte tesbih budur.

 59:1 Göklerde ve yerde olanların tümü Allah’ı tesbih eder. O üstün ve güçlü olandır. Hüküm ve hikmet sahibidir. Aziz: İzzet sahibi , Hakim: Hüküm, hikmet sahibi  59:23 O Allah ki O’ndan başka İlah yoktur.
Melik (Bir şeyin sahibi-bir yerin sultanı)tir,
Kuddüs (saf, kutlu, kutsal)
Selam: Emniyet, barış,,
Mümin: İmanın kaynağı,
Müheymin: doğru ve yanlışın ne olduğunu belirleyen,
Cebbar: dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan,
Mütekebbir: Büyüklüğün kendisine ait,
Musavvir: Şekil suret vermek
(59:23) Allah sınırsız yüceliğinde insanoğlunun İlahlığına ortak koştuğu her şeyden uzaktır. (Şirk koşmak: Allah’ın uluhiyet özelliklerini başka bir şeye ortak koşmak)
(24.)O Allah ki yaratandır. En güzel şekilde kusursuzca var edendir. Her şeyin şeklini ve görünüşünü şekle sokan yapıcıdır.
En güzel isimler O’nundur. Mükemmel özellikler sadece O’na aittir. Göklerde ve yerde olan her şey Onu tesbih etmektedir. Aziz ve Hakim dir. Allah’ı şirk koştuklarından tenzih ederim. 
Yaradılışta kötü gördüğün her şey sendendir. O Allah, O senin gördüğün şeyden çok uzaktır (münezzehtir). Kendi algılayışını yaratılışın kendisiyle karıştırıyorsun. Bu Kuran daki en birinci basamak anlayışı.
En güzel isimler sadece O’na aittir. Gördüğümüz tüm güzel özellikler sadece O’na aittir. Başka bir İlaha ihtiyaç var mı? Başka bir şeye ibadet edebilir miyiz? Her şeyin kaynağı tek olan, işte o zaman bütün memnuniyetimizi, bütün sevinçlerimizi O’na döndürmeliyiz. İşte bu ibadetin özü, püf noktasıdır. Eğer düşünürsek ki O Rezzak olan ihtiyaçlarımızı karşılayandir ve ben de ibadet ederek karşılık veriyorum diye düşünmeye başlarsak ibadet sırtımızda bir yük olmaya başlıyor. İbadet sırtımızda bir yük değildir, aksine sevgimizi, memnuniyetimizi ifade etmek için bir fırsattır.  Sadece bir fırsat değil ama aynı zamanda ayrıcalık. Eğer onu sırtımda bir yük olarak görüyorsam o zaman esas noktayı algılayamadım, o zaman o ibadet değil, gerçekten kime ibadet ettiğimi bilmiyorum demek. Tanımadan ibadet edemem. Kuran da söyler: “İnsanları ve cinleri sadece bana ibadet etsinler diye yarattım” Bunu duyduğumuzda içimizden geçebilir ki ama benim kendi hayatım var. Bütün güzel isimlerin O na ait olduğunu nerden bilebilirim? Kişi der ki, belki bütün esmalar güzel isimler O'na ait değildir. O halde Kur'an da diyor ki, git yeryüzüne bak, gökyüzündeki ve yeryüzündeki her şey O nu tesbih ediyor. Suya bakıyoruz ve diyoruz ki susuz hayat olmaz. Kur'an da diyor ki “Biz her şeye su ile hayat verdik”. Ben de, evet doğrudur diye tasdik ediyorum. Suyun kendisinin hayatı olmadığı halde canlı olan her şeye hayat verdiğini görüyorum, sanki onun bütün atomlarını biliyormuş gibi. Işte bunun üzerine tefekkür edersem, suyun tesbihini duyabilirim. Sanki su hayır bu özellikler benden değil diyor bunu duyabilirim. Görmüyor musun ki bu şeyleri yapan her kim ise bizi bu şekilde yaratıyor. Senin ihtiyaçlarını karşılayan O, Rab O. Böylece suyu Bi-ismi-Allah ile içmeliyim. Suyun adına değil ama Allah’ın adına içmeliyim. Bana bu salatayı verdin, bu saltaya olan ihtiyacımı da verdin ki ben bu ruhani memnuniyeti hissedebileyim. Önce fiziksel başlıyor sonra bu şekilde düşünmeye başlarsam o zaman ruhani bir şeye dönüşüyor ve oradaki yansıyan esmayı İlahiyi görmeye başlıyorsun. Benim fiziksel bedenim o fiziksel sudan fayda görüyor, ama esas lezzeti alan ruhumdur. Ruhun aldığı lezzet: benim ihtiyacımı karşılayan, beni seven, dikkat eden, varlığımı devam ettiren benim Rabbim olan, işte O'nunla tanışmanın lezzetini alıyor ruh. Benim karnımı doyuran, susuzluğumu gideren O. Kur'an'da bahsedilen yakınlığı hissetmeye başlıyorsun. "Ve Biz, ona (insana) şah damarından daha yakınız.(50:16)" Allah’ın huzurunda hissetmeye başlıyorsun. Her hücrende her atomunda melekler Allah’ın isimlerini tecelli ederler. İşte şimdi Allah dediğim zaman boş bir laftan ibaret değil, O kendisinin güzelliğini, güzel isimlerini özelliklerini her şeyin aynasında gördüğüm tek Zat'tır. Şimdi tefekkür ettim düşündüm, gördüğüm zaman hatırlayabilirim, sadece görmekle hatırlamazsam bana bunu hatırlatacak bir anahtar bir formül var; o da “Bismillah” . Bismillah dediğim zaman hatırlamış, anmış oluyorum. Bu ayetler çok güzel, çünkü her şeyin tesbih edişi ile, hem ilahi isimler-özellikler hem de, esmai ilahi sadece Allah'a aitse, o zaman sadece ibadet edilebilecek olan tek bir zat olduğu arasındaki bağlantıyı kuruyorlar. İşte bu Allah’a %100 vermek, tevhid bu. İşte bu nedenle uluhiyyetin tevhidi (birliği), yani Allah birdir demek, yeterli değildir. Rububiyetin tevhidini, Rab olanın, her şeyin ihtiyacını giderenin de bir olduğunu düşünmemiz lazım. Sadece bir yaratıcı var demek değil ama bütün esmai ilahide birlik bulmak. Allah bir, cemil olan bir, hakim olan bir… gibi. Yoksa o yaratıcı evet, ama ben yine de şundan bundan korkuyorum diyebiliyorum sanki o bu şu benim hayatım üzerinde kontrol sahibiymiş gibi.
"69:52;  87:1; 56.74 ve 56:96 (vakıa suresi): 
Öyleyse kudret sahibi Rabbinin ismini yücelt! (Esed)
Şu halde büyük yüce Rabbini ismiyle tesbih et.
Artık Rabbini “Azîm” ismi ile tesbih et. (Ali Mihr)
Öyleyse O sınırsız azamet sahibi Rabbinin İsmi’ni tesbih (O’nu her türlü kusurdan ve ortakları olmaktan tenzih) et.  (Ali Unal)"
Her şeyin tesbih ettiğini görünce ne yapıyoruz? O halde şimdi her şeye sen de katıl. Bu ayetlerin bir tefsirinde diyor ki, varlik bir orkestra gibidir, her şey, herkes O'nun isimlerini zikrediyor (Allah’ın özelliklerini ahengi yansıtacak şekilde okumak). Sen de bunun farkına vardığın zaman sen de buna katılmak istiyorsun. Bu ayet bir davet, onlara katılmak, bütün evrenle beraber zikir tesbih etme daveti.
"13:13 Rad Suresi: Gök gürültüsü O'nu hamd ile tesbih eder."
"13:13 Gök gürlemesi O'nun sınırsız kudret ve yüceliğini övgüyle anmakta (...) (Esed)
Gök gürültüsü, (yağmur için bir ön hadise olarak) O’na hamd ile tesbihte bulunur (bütün atmosfer hadiselerinin O’nun emri ile meydana geldiğini ve icraatında O’na hiçbir şeyin, hiçbir “tabiî” kanun ve cismin ortak olamayacağını ilan eder).(...) (Ali Unal)
(...) Melekler (kâinatta - insanda mevcut kuvveler) ise O'nun hükümranlığı altında (tespih eder - kulluklarını yerine getirir) (...) (Hulusi)
(...)Melekler de O'nun heybetinden dolayı O'nu tesbih ederler. (...) (Ahmet Tekin)
(...) Melekler de duydukları saygıdan dolayı O'nun sınırsız kudretini övgüyle anarlar.(...) (Kulunkoglu)
 Gök gürlemesi O'nu överek, melekler de O'nu saygıyla yüceltirler. (...) (Edip Yuksel)
Gök gürültüsü sınırsız bir övgüyle O'nun yüce kudretini dillendirmekte, melekler ise bunu derin bir tazim ve saygıdan dolayı yapmaktadır (...) (Islamoglu) "

Gök gürültüsünü duyduğunuz zaman onun yağmurun habercisi oldugunu biliriz ve yağmuru da Rahmet ile bağdaştırırız. O halde gök gürültüsünü duyduğumuz zaman korku yerine Allah’ın yüceliğini hisseder, O'nu anarız. Bu ayet aynı zamanda şu anlamı da ifade eder, eğer tesbihi düzgün yapıyorsam, o zaman bu benim O'nu hamd etmeme (övgü), "Sen bilensin, Sen çok güzelsin, Sen çok cömertsin…" diye O'nu hamd etmeme yol açmalı.
[Cemali isimleri: güzelliği, celali isimleri: yüceliği. Tesbih bizi hamda götürür.]
"21:79 Enbiya Suresi: Davud ile birlikte tesbih etsinler diye dağlara ve kuşlara boyun eğdirdik. (Bulac)
Zaten Davud ile birlikte, emrimize amade kıldığımız dağlar da O'nun kudret ve ihtişamını dillendiriyordu, kuşlar da... (Islamoglu)" 
38:18 Sad Suresi: Doğrusu biz dağlara boyun eğdirdik. Akşam ve sabah kendisiyle birlikte Allah’ı tesbih ederlerdi.(Celik)
Ve bunun için her sabah ve akşam sınırsız kudret ve egemenliğimizi anarken, dağlar da O'na eşlik ederlerdi. (Parliyan)
(ve bunun için,) her sabah ve her akşam sınırsız kudret ve egemenliğimizi anarken dağları ona eşlik ettirirdik, (Esed)"
Davud (as) tek başına tesbih yapmıyor ama bunu dağlarla ve kuşlarla beraber yapıyor. Üzerine durulup düşünülmesi gereken bir şey. Bütün güzellikler, güzel özellikler O’na aittir. Peki bunu ben nasıl bilebilirim? Etrafına bak ve her şeyi incele, hepsi tesbih ediyorlar: hiçbir şey kendisindeki özellikleri kendisine mal etmiyor. Bu özellikleri kendilerine aidiyet taslamadan, sahiplik iddia etmeden, pürüzsüz aynalar gibi yansıtıyorlar. (özünü gösteren, özelliklerin nereden geldiğini gösteren aynalar)

         Nuh (as) gemisine bindiğinde söylediği şey çok ilginç: 11:41 : dedi ki Ona binin, Onun yüzmesi de demir atması (durmasi) da Allah’ın adıyladır. Süphesiz, benim Rabbim bagislayandir, esirgeyendir." Önce “Bismillah” deyip sonra işimize bakalım demiyor. Bismillah dediğimizde bile bir şekilde bağlantı kopması var, yine de işlerimizi kendi adımıza yapmaya devam ediyoruz. Burada “Bismillah” benim laptop umu duvardaki fişe takmam gibi…Yüzmesi de durması da Allah’ın adıyladır. Başından sonuna kadar sürecin hepsi Allah’ın adıyla bunun farkındalığını taşıdığını gösteriyor. Yani önce “Bismillah” ile başlıyorum ama sanki yaptığım işlerin Bismillah ile alakası yokmuş gibi değil, Nuh (as) ‘ın söylediği. Ayette Alak suresindeki “Bismillah” de oku demiyor; “Allah’ın adıyla oku” diyor.
Dışarıdaki ayetler aynı zamanda enfüsi ayetler (kendimde(n) olan). Ben kendimi dışarıdan bağımsız olarak görürsem ya da dışarıdaki şeyi bağımsız olarak görürsem kendimi o sürecin içinde bulmazsam, bu benim farkındalığımın azlığından ya da farkındalığımın olmayışından. Gerçek şu ki, ben dışarıdaki hiçbir şeyle kendi içimdeki süreçlerden bağımsız olarak muhatap olamam. O yüzden afaki ayetlerle enfüsi ayetler arasında devamlı bir bağlantı var. Yediğim yiyecek yemeden önce sanki dışarıda-benden bağımsız bir şeymiş gibi gözüküyor. Hâlbuki yiyeceği yiyecek olarak tanımlayabilmem için benim ona ihtiyacımın olması lazım. Ben onu yediğim için yiyecek olarak tanımlıyorum. Dışarıda mülakata gittiğim zaman o sanki dışarıda bir şey, ben ondan korkuyorum gibi gözüküyor ya da bir hastalık var ben ona yakalanmaktan korkuyorum gibi algılıyoruz ama bunu benim algılayışımdan dolayı bu şekilde görüyorum. Hastalık dediğim şey sadece dışarıda bir şey değil, evet varoluşta dışarıda bir şey, ben o hastalığa yakalanmadıysam benim içimde değil. Benim ona nasıl tepki gösterdiğim, işte o benim algılayışımla ilgili. Bu nedenle Kuran’da afaki ve enfüsi ayetler vardır. Dışarda ve kendi içlerinde ayetler-işaretler vardır dediği zaman, dışarıdaki dünyada  (ben harici her şey) ufukta ve kendilerinde dedikleri zaman bu iki ayrı grubu- iki ayrı bütünlüğü ifade ediyor demek değil, biri sende biri de dışarıda demek değil. Bunların, iki ayrı grupmuş gibi görünen şeylerin bir arada hemen arka arkaya bahsedilmiş olması onların bir arada var olduğu anlamına gelir. Dışarıda hiçbir ayet yoktur ki benim içimde burada bir şeyle var olmasın. İşte bu nedenle beraber bahsediliyorlar.
Bilim adamı 6 saniye önce vereceğin kararı biliyor. Insanlararası bilgi geçişi destekliyor bence.  

Örnekler:
Bir sınavda kalmaktan korkmak
Sınavı geçme ihtiyacı verilmişim. Eğer gerçekten sınavı geçmek istediğim için sınavda kalmaktan korkuyorsam, o zaman o sınavı geçmek için dua ederim ve bu duanın bir parçası da oturup sınava hazırlanmak-çalışmak. Bazen kendimizi öyle bir konumda buluyoruz ki oturmuşuz ama yapmamız gerekeni düşündüğümüz şeyi yapmıyoruz. Hem yapmam gereken okumaları yapmıyorum, hem de çok stresli-endişeliyim. Neden bu çelişkiyi yaşıyorum? Bu sadece sınavda kalma korkusu değil. Benim için sınavda kalmanın ifade ettiği bir anlam var. Bazen o sınavda kalmak –başaramamak korkusu o kadar büyük oluyor ki o korkunun altında ezilip, oturup çalışamıyorum bile, mesela şöyle bir düşünce süreci içine girmiş oluyorum. Eğer sınavda kalırsam benim hakkımda insanların söyleyeceği veya benim hakkımda kendimi yargılayacağım, kendimi değersiz göreceğim bir şey oluşacak. Eğer değer anlayışım, kendime değer biçişim aldığım diplomalar-dereceler-notlardan geliyorsa o zaman kendimi değersiz hissedebilirim. Değerli olmam için bütün sınavları geçmem –en iyi notları almam gerektiğini düşünmeye başlıyorum. Çok vasıflı olduğu halde çok çalışan insanlar tanıyorum. Neden bu kadar çok çalışıyorsunuz? Birisi dedi ki, bir şeyi başaramamak ya da yapmıyor olmak kendisini boş hissetmesine sebep oluyor. Bütün değerini yaptığından alıyor. Derse gidiyorsun oradaki hoca diyor ki benim adım prof dr … Halbuki senin adın dr değil. Doktor olmak sana bir deneyim vermiş olabilir ama o sana bir değer katmaz, senden bir değer almaz. Aslında bizim değerimiz bize halife olarak yaratıldığımız anda veriliyor. Kuran’da diyor ki; herkese isimleri öğretti. Allah Adem’e bütün isimleri öğretti. Bir eve gittiğin zaman genelde evin en kıymetlisi en küçüğüdür ama büyüdükçe insanlar diyor ki kendine bakarsın bakmalısın. Değer insanlara aldığın diploma, derece vb şeylerle verilmez. Sadece bizim algılayışımız bu yönde. Baştaki örneğe dönelim, buradaki korku sınavda başarısız olma korkusu %20 gerçeklikle alakalı ve bu da güzel olan yönü, motivasyonu sağlayan, uyandıran harekete geçiren ders çalışmama vesile olan korku, bu korku için memnun olmamız lazım. Eğer bu duyguyu dinleyecek olursam, bir mesaj olduğunu bir ayeti işaret ettiğini anlayabilirim. Korku bize kötü bir şey gibi görünüyor, ama her şey tesbih eder. Eğer yaratıldıysa, bir nedeni var. Ya gerçekten korunman gereken bir tehlike var ya da ben bunu uyduruyorum. Kendime oturup sormam lazım, gerçekten sınavda başarısız olmak beni değersiz yapan bir şey midir? Bu gerçekten doğru mudur? Diye düşünmem lazım…İki şeyi birbirine karıştırıyoruz. Bize başarılı olma, yaptığımız şeyi iyi yapma isteği verilmiş ama bunu yapamadığımız zaman bu bizi değersizleştirmez. Bu enfüsi ayetler, benim içimdeki işaretler, ayetler her zaman mesajlar taşırlar. Genellikle buna karşı gösterdiğimiz tepki bunu sevmiyorum, o halde kapıyı kapatayım. Bazen yıllarca geçmeyen ama  beni esir alan korkularım oluyor. Neden? Çünkü hiçbir zaman onu dinlemiyorum, kötü bir şey olduğu için yüzleşmiyorum bana ne mesaj veriyor? Rabbim bana ne öğretecek deyip kulağımı açıp dinlemediğim için hiçbir zaman gitmiyor. Neden gitmiyor o korku, çünkü bir amaç için, bir amacı yerine getirmek için gönderildi o. Doğru yolda gidip gitmediğimi nerden çek edebilirim Eğer doğru okuyorsam (bana gelen ayetleri-o işaretleri doğru okuyup okumadığımın ölçüsü) o beni bir Hamd haline bir şükür haline taşıyacaktır. (Hamd: sena- övgü- şükür) O zaman SubhanAllah (Allah’ı tenzih etme, ben eksik yanlış bir şey gördüysem benim bakış açımdaki eksik-ben göremedim) Rabbini hamd ile tesbih etmek, tesbih ettiğinde hamd ile beraber gelmeli, eğer hamd ile övgü ve şükür ile birlikte gelmiyorsa o zaman tesbihte kaçırdığım bazı noktalar var. Rabbimden gelenin ne kadar eksiksiz mükemmel olduğunu görememişimdir.