Thursday, September 8, 2016

Nursi’nin şer problemine vahyi yaklaşımı

Nursi’nin Şer Problemine Vahyî Yaklaşımı


"Yaratılışta kötülük var mıdır? Hastalık, açlık, afet, bela, insanın şeytani yönü, vs gibi bize sevdirilmeyen şeylerin yaratılmış olması kötü müdür?" gibi soruların cevabı olarak Dr Yamina Bouguenaya'nın kaleme aldığı ve Cambridge, İngiltere'de, Hrıstiyan, Müslüman, Yahudi profesörlerden oluşan bir organizasyon tarafından çıkarılan Journal of Scriptural Reasoning dergisinde yayınlanan makalenin İngilizce aslını şu linkte bulabilirsiniz:
Bediuzzaman Said Nursi’s Scriptural Approach to the Problem of Evil  (bu link makalenin yayınlandığı derginin websitesinden)
The Problem of Evil Based on the Work of Bediuzzaman Said Nursi (bu link ise yazarın kurduğu bir ekibin websitesinden)
Bu ses kayitlarinda, yaziyi Ingilizce orijinalinden okuyup Turkce'ye cevirmeye başladık, bir yandan da yine Turkce olarak anlamak uzere kisaca sohbet ettik. "Nursi'nin Şer Problemine Vahyi Yaklaşımı" okumasinin ilk kaydi (5Nisan2016):
http://yourlisten.com/LoudThinking/5nisan2016halaqa

Bir psikodramatist olan Betul arkadasimizin makale calismalarindan esinlenerek yazdigi ufuk acici blog entry'leri:
http://betuld.blogspot.com/2016/09/dua-ve-yaraticilik.html
http://betuld.blogspot.com/2016/11/ve-iliskisellik-iliskiselligi-anlamak.html 

NOT: Her kaydin altindaki notlarda bir sonraki kaydin linkini ve derste okunanlar ve/ya ders notlari vs bulabilirsiniz iA. Bu kayitlar download edilebiliyor ancak yourlisten.com'a uye olmak gerekiyor, ancak cok basit bir dakikalik bir islem, ad soyad gibi özel bilgilerinizi koymaniza da gerek yok.

NOT2: Çeviri henüz tamamlanmamıştır, inşaAllah çalışmamıza devam ettikçe ekleyeceğim. Ayrıca çevirinin ilk taslak olduğunu da göz önünde bulundurmanızı istirham ederim, sesli kayitta cumleleri daha detaylı aciklamaya calisiyoruz, Ingilizce orijinaliyle de karsilastirma yapilabilir. Çeviri çalışmasını takip etmek için: https://docs.google.com/document/d/1wbwWn3AwX54rZrpxJ4q0MEwdwwFgWmMaY3dQx7ox5ts/edit?usp=sharing

NOT3: 4Aralik2016 itibariyle çalışmamız devam etmektedir. Çalışmamıza canlı katılabilmek için Salı günleri Türkiye saati ile 18:30'da ha-mim.org/live linkine girebilirsiniz.

  Nursi’nin Şer Problemine Vahiysel Yaklaşımı

Giriş: Nursi’nin yaşadığı zamanlar
Şer her gün yüzleştiğimiz bir gerçek. İnsan dünyasının bir parçası. Tahrip edici sonuçları özellikle bizim zamanımızda aşikar olmuştur. Bugün şer gizemiyle ilgili derin içgörü (marifet) kazanmaya geçmişte hiç olmadığı kadar ihtiyaç var. Özellikle bu şer insanın özgür iradesini kullanmasından (insan özgürlüğünün deneyimlenmesinden) ortaya çıktığı için.
Bu makalenin esas amacı Bediüzzaman Saidi Nursi’nin şaheseri Risale-i Nur’un (nur mektupları) –ki Kuran vahyinin bir tefsiridir- şer problemine yaklaşımını bu makalede göstermeye çalışacağız. Bu anlamda Nursi’nin teodisik1 bir çalışması yoktur. Farklı bağlamlarda bu problem hakkında geniş açıklamalar yazmıştır. Burada bahsedilmesi gereken onun yazdıklarının entelektüel bir teşebbüsün sonucu değil, şahsi olarak yaşadığı problemlerin  canlı cevapları olduğudur.
  1. Teodisi: Allah’ın varlığına yönelik şerden doğan itirazları cevaplayan akademik alan adı.

Nursinin çalışmalarının canlılığı ve gizemini anlayabilmek için o çalışmaların hangi şartlar altında yazıldığını bilmek gerekir. Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasından bir sene sonra Doğu Anadolu’da bir çok ulema ve önemli şahsiyetle birlikte Said Nursi de tutuklanmıştı. Said Nursi ise Batı Türkiye’de ücra bir köye tek başına sürgüne yollanmıştı. Resmi merciler tarafından eziyet görmüş; yaşlı ve hasta iken işkenceli bir sürgünde kalmaya zorlanmıştı. Din hakkında yazdığı için defalarca tutuklanıp mahkemeye çıkarıldı; hapiste tecrit altında tutuldu. Onun yazılarını okuyanlar da kötü muameleye maruz bırakılıp suçsuz yere hapsedildiler. Bu süreç devam ettikçe, bu temelsiz ve orantısız haksız durum Nursi'ye çok acı verdi fakat çok şey de öğretti. Şunu açıkça görebiliyordu ki inançsızlık insanları zorbalara dönüştürebiliyordu. Kendisinin de kurbanı olduğu inkar, isyan ve onların sonucu olan şerrin doğası üzerine tefekkür etmeye bol bol fırsat buldu. Buna karşın vahye ve tevhide olan imanı (ilahi birlemeyi)  sonsuz bir rahmet olarak gördü.
Tevhid gözlüğüyle hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmediğini fark etti. Her şey direkt olarak Rabbi Rahim’in kontrolü altındaydı. İçinde kendisini bulduğu zorlayıcı görünen şartların hakikatini gördü. Sınırsız acziyetinin ve her şeye gücü yeten Rahmet sahibi Rabbine sığınmaya olan mutlak ihtiyacının farkına vardırıldı. O, bu şekilde terbiye ediliyor ve baki hayata hazırlanıyordu. Nasıl ki Yunus asm2 tevhidin gizemiyle balinanın karnını bir denizaltına dönüştürdü; Nursi de hapishaneyi medrese-i Yusufiye’ye 3 dönüştürebildi. Böylece ıstıraplarının üstesinden gelebildi ve Rabb-i Rahim’inin huzurunda kalabildi. Ve böylece çok derin bir yalnızlık ve yabancılık hissini aşabildi; bu hislerin ötesine geçebildi. Allah’a tevekkül ederek (güvenerek) tam bir neşe ve teselli buldu. Kendi hayatıyla şahitlik etti ki “O’nu bulan her şeyi bulur; O’nu bulmayan hiçbir şey bulmaz. Bulsa da başına bela bulur.” 4 İşte bu çok acı verici şartlar altında hayatı çok bereketli oldu. Binlerce kişi tarafından dağıtılıp okunan Risale-i Nur’u yazdı. Nursi onların baki hayatını kurtardı. Onlara kötülüğü yenmeyi; şerri nasıl alt edebileceklerini,  her koşul altında mutluluk ve huzuru nasıl elde edebileceklerini öğretti.
2-
3-
4-
Nursi duygularını yazdı. Onun şer problemine ve acı çekmeye getirdiği cevaplar vahyin ve tevhide imanın yardımıyla insanlığın karşı karşıya kaldığı zulmü dert edinip derin düşünmelerinin meyvesiydi.  Nursi’nin yazıları yalnızca iman edenlere hitap etmez. Bir bakış açısıyla, insanın içinde yaşadığı şartların anlatımıdır. Yazıları, duyguları ve argümanları bir araya getirir ve onları sadece bir teodisi olmaktan öte, canlı ve güçlü kılan tam da budur. Nursi'nin hayat tecrübesinin ürünleridir. Bu nedenle okuyucu en gizli duygularının yansımasını onun yazılarında bulabilir.
Bu çalışmanın amacı Nursi’nin şer problemine özgün ve canlı yaklaşımını anlamak ve aslında anlamlandırılabilir/idrak edilebilir olan bir evrende anlam, amaç ve mutluluğa şerrin nasıl süreğen bir tehdit oluşturduğunu ortaya koymak ve bu tehdide çözüm önermektir. Bunun için çalışmalarını tevhid kontekstine oturtmak gereklidir çünkü bütün düşünce sistemi tevhid temeline oturur.
Lehu-l Mülk (Tüm mülk O’na aittir)5
“Bütün mülk O’na aittir. Bütün hamdler O’na aittir. O her şeye gücü yetendir.” (64:1)
5-
Vahiyde Allah’ın varlığı yalnızca a priori (önsel) delillere dayalı değildir. Kuran evreni ilahi birliğe (tevhide) delil gösterir. Her bir varlık Allah’ın Vacib-ül-vücud oluşunun (vücudunun vacibiyetinin, varlığının gerekliliğinin*) ayeti, işaretidir; yapıcısının esmasını (mutlak, mükemmel özelliklerini) yansıtan ve böylece onu bilinir kılan aynadır.  Bu nedenle şerrin varlığından dolayı Allah’ın yokluğunu iddia etmek kolay değildir. İslam geleneğinde şer problemi batı düşüncesinde genellikle işgal ettiği baskın pozisyonda değildir. İslam’da teodisi, ilahi özelliklerin tutarlı algılanmasıyla daha çok ilgilidir. İlahi rahmet, adalet, kudret ve iradeye iman söz konusudur.
*Ç.N. Varlığın var olması için Allah’ın var olması şarttır. Varlık kendi varoluşunu tercih edemediğine göre onu var etmeyi irade edenin olması zorunludur.
Nursi, şer probleminin ancak varlık tanımının ve varlığın esmayla ilişkisinin doğru anlaşılmasıyla çözülebileceğinin farkındaydı. Bunun için ise tevhidin gizemini çözmek gerekir. Tevhid ise evrendeki bütün kemalatın yalnızca ve yalnızca her şeyin yapıcısına ait olduğuna şehadet getirmektir. Bu nedenle Nursi bu konuyu detaylı ve kapsamlı bir şekilde ele almıştır. Aynı zamanda okuyucusunu uyarır ki: Allah’ın varlığını sezgisel olarak kabul etmek gerçek tevhidin ancak ilk basamağı olabilir. Bir sonraki basamak ise her şeyde ve her olayda isim ve sıfatlarıyla Allah’ın marifetine ve nihayetinde Muhabbetullah’a (ilahi aşka) giden bir yol bulmaktır. Böylece gerçek tevhid ile takvaya, her an huzuru ilahinin farkındalığına erişir.6 Zira Kuran’da Allah “semavat” ile sınırlandırılmamıştır. “O gökte de ilah olandır; yerde de ilah olandır.” (43:84) “Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız.” (50:16) Üstelik Kur’an her bir varlık ve olayı yapıcılarını hamd eden (öven) ayetler olarak tanımlar.7 Öyle ki “Nereye dönerseniz dönün vech-i İlahi oradadır”(2:115) Yani Kur’an’da Allah hem aşkın hem içkin olandır. Allah’ın varlığını kabul edip de O’nun isimlerinin bu dünyadaki tecelli şekilleri hakkında hiçbir bilgisi olmayan yahut yüzeysel bilgisi olanlar bu dünyada onlara şer gibi gözükenlerle Allah’ın iyiliğini bağdaştırmakta zorlanırlar.
6-
7-

*Ç.N. Mana-i harfi egzersizi yapabilmek şükür halinde olmakla ilgili. Şükür ise içinde bulunduğun hali kabullenebilmekle ilgili.
O Her Şeye Kadirdir8
“Mülk elinde, kudretinde olan o Allah Mübarektir. Ve O her şeye kadirdir (hakkıyla gücü yetendir).” (67:1)
8-
Bütün ana eserlerinde Nursi İlahi kudretin kapsamlılığını vurgular. Hiçbir şeyin kainattan bağımsız olarak kendiliğinden var olamayacağını belirtir. Her şey o kadar birbiriyle bağlantılıdır ki hiçbir şey bütün evrenden bağımsız olarak kendi başına var olamaz. Yalnızca bütün kozmosu kontrol eden kim ise parçalar (ne kadar küçük olursa olsunlar) üzerinde tasarruf sahibi olan da odur. Nursi evrende sayısız olayların sayısız yerlerde hepsi aynı anda, bir aracıya gereksinim duymadan meydana geldiğini öne sürer.  Bu yaratılmış fiillerin tüm bu olayları kapsayan evrensel yaratılış kanunlarından ileri geldiği açıktır. O halde bir yaratılış fiilini gerçekleştiren kim ise o yaratılış kanunu ile bağlantılı olan bütün yaratılış fiillerinin faili de odur. 9
9-
Evrendeki bu güç gösterisini gözlemleyerek Nursi makrokozmosun yaratılışının bu fiillerin kaynağı olan ilahi kudret için mikrokozmos kadar kolay olduğunu tesis eder. 10 Böylece her şey varlığa ilahi kudret yoluyla gelir. Özelikleri ve sıfatlarıyla birlikte yaratılır. Üstelik var edilişi itibariyle her şey acizdir. Varlığının sürekliliği için her bir anda Samed olan yaratıcısının onun varlığını korumasına ihtiyaç duyar. 11 Örneğin; bir insanın varlığındaki birbirinden farklı haller o kişinin hayatındaki olaylar olarak tarif edilir. Hasta ise, dışarıdan hastalık gelmese sağlıklı olması normalmiş gibi “hastalığa kapıldı” denir. Sanki varlığımız özünde hastalıktan azadeymiş , sağlıklıymış gibi algılıyoruz. Halbuki yaratıcımız nasıl yaratırsa biz o halde oluruz. Nursi bu gerçeği şöyle ifade eder: mülkün Rabbi mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir.12 Bu ifadeyi şöyle açıklar: Var olan her ne varsa Rabb’in mülküdür. Çünkü varlığı ve devamlılığı O’nun tasarrufuna dayanır.
10-
11-
12-
*Ç.N. Cennet halini hak ettiğimiz algısıyla yaşıyoruz. Cennette olmadığımızı yüzümüze vuran haller bizi istiğfara ve şükre sevk eder.
“Çünkü Rabbin dilediğini hakkıyla yapandır.” 13
13-
Nursi çalışmalarında sıkça yaratıcının evrensel iradesinin tecrübeye dayalı delillerine işaret eder. Her bir şeye, özellikle canlı varlıklara*, çok belirli bir düzen içinde sayısız seçenekler içinden ferdiyet, biriciklik verilmesi evrensel bir iradeyi sergiler. Dahası, bir varlığın hayatı boyunca gösterdiği farklı özellikler ve haller de bir amaca uygun olarak ve bilerek belirlenmiştir. Bu demektir ki, her bir varlık, sayısız ihtimal içinden Belirleyen ve Seçen’in iradesi ve hikmetli bir Yapıcı’nın yaratışı ile hikmetli bir yola sevk edilir.
*Ç.N. Canlılıkla vurgulanan, hareketliliğini algılayabildiğimiz varlıklar.
Rahmeti her şeyi kuşatır
Kuran’da en çok geçen ilahi isim rahmettir. 14 Kuran der ki:  كَتَبَ رَبُّكُمْ عَلَى نَفْسِهِ الرَّحْمَةَ 
“Rabbiniz rahmet ve merhameti kendisine kanun edinmiştir” (6:54). Bu ifade 6:12 ayetinde de geçer ve her iki ayette de Allah’ın rahmet ve merhameti kastedilmiştir.
İlahi isimlerden başka hiçbiri buna benzer biçimde tarif edilmemiştir. İlahi rahmetin sıradışı özelliği 7:156 ayetinde daha da çok vurgulanmıştır.  وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ  “Rahmetim her şeyi kuşatır”. Nursi yazılarında, vahyin izinde giderek rahmet temasını kullanır. Bütün canlıların ve özellikle de insanın ihtiyaçlarını karşıladığı evrenin uyum içinde düzenlenmesinde İlahi merhametin kendini nasıl gösterdiğini anlatır. Çok çeşitli canlı türleri var olur ve bu dünya hayatına gelir; ve her biri, özellikle de yeni gelen yavrular son derece tertipli ve intizamlı bir şekilde beslenip büyütülürler. Hikmete en uygun ve elverişli şekilde farklı formlarda giydirilmişler; çeşitli kullanım ve faydaları temin edecek her türlü duyu ve yetenekle donatılmışlardır. Ayrıca ihtiyaçlarını nasıl karşılayacaklarına dair ilham alırlar. Bütün bunlar merhametli Yapıcı’larının onları gördüğünü, bildiğini, duyduğunu ortaya koyar.15 O’nun rahmet ve hikmeti o kadar kuşatıcıdır ki; bir sineğin dahi hayat hakkı merhametle korunur.16 Böylece en basit bir canlının en ufak bir ihtiyacı dahi en özenli ve beklenmedik şekilde karşılanır. 17
14- Kuran’ın 114 suresinden biri hariç hepsi Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla ibaresiyle başlar. Allah’ın rahmet isimleri Kuran’da 288 defa geçer. “Rahmet” kelimesi de ayrıca 114 defa geçer.
15-
16-
17-
*Ç.N. Her şeyin Rahmet üzerine yaratıldığı konusunda ne kadar mutmain olursak, bize sevdirilmeyen olaylardaki Hikmet’i ve Rububiyet’i ve dolayısıyla Rahmet’i görme ihtimalimiz o kadar artar.
*Ç.N. Rububiyet: Canlıların bir amaca doğru aşamalardan geçirilerek büyütülüp yetiştirilmesi, terbiye edilmesi, ihtiyaçlarının karşılanması, korunup kollanmayı..)
Üstelik, Rahman olan Yaratıcı insanı memnun etmek ve kendisine dost kılmak için, ona her türlü lezzetli ve sanatlı hediyeleri beklenmedik yerlerden 18 bahşeder.19 İlahi rahmetin sayısız hediyelerinden faydalanmaları ve lezzet alabilmeleri için, insanlar sayısız iştahlar, lezzetler, duygular ve duyular ile donatılmıştır. Doğrusu ilahi tevhid bağlamında küçücük bir meyve dahi evrensel rahmet ve ilahi keremin bir ürünü olarak anlaşılır. Zira onun yaratılışı ancak dünyanın dönmesine ve mevsimlere sebep olarak her mevsimin meyvelerini, dünyada o meyveleri bekleyen ihtiyaç sahibi konukların erişimine sunan bir Varlık tarafından gerçekleştirilebilir.20
18-
19-
20-
Ayrıca, örneğin güçsüz bir bebeğin yardımına tertemiz sütün gönderilmesi eylemi tek başına değerlendirilmeyip, tüm bebeklerin ihtiyaçlarının karşılanması bağlamında ele alındığında evrensel bir rahmet kanunu bütün görkemiyle gözlemlenir. Eğer bu kanun algılanmazsa her bir rızıklandırma sebeplere, tesadüfe ve doğaya atfedilip anlamsızlaşır ve değersizleşir. Bu eylemlerde tecelli eden rahmet ve cemal gizli hale gelir. 21 Halbuki bu eylemlerin sınırsız rahmet, himaye, hikmet, ilim, kudret ve iradeye muhtaç olduğu ve böylece şuursuz sebepler ve kör tesadüf tarafından gerçekleştirilemeyeceği açıktır.22
21-
22-
Böylece ilahi tevhid bakış açısından evrendeki düzen merhametli yaratıcının edimlerinin bir tecellisidir. Bu edimler rahmet, kudret, adalet, cemal kanunları gibi kanunlar şeklinde müşahede edilir. Bu kanunlar Allah’ın irade ve hükmünün tecellisidir.23 Evrendeki hiçbir şey tesadüfen ya da amaçsız meydana gelmez. Allah bizzat her şeyi idare eder ve her bir şeyin şikayetlerini dinler. Zira onların yapıcısı, sahibi ve koruyucusu O’dur. Bu nedenle O’nun kapıları, niyaza ve  yardım, rahmet taleplerine her zaman açıktır.24
23-
24-
Vücud saf iyilikten (hayr-ı mahz) ibarettir
Nursi’ye göre vücud hayr-ı mahzdır; adem ise şerr-i mahzdır.25 Yokluk kötülükten ibarettir. Kötülük kavramının iyilikten mahrumiyet olarak (privatio boni) algılanması yaygındır. İslam düşünürleri arasında olduğu gibi batı skolastikleri arasında da şer meselesinde bu anlayış tercih edilmiştir.  Oysa Nursi bu soruyu tek başına ele almaz; ilahi birleme, tevhid bağlamında ele alır. Varlığın tevhid bağlamında kavranması şer gizeminin iç yüzünü algılayabilmeye yardımcı olur.
25-
*Ç.N. privatio boni: “İyiliğin yokluğu”. Kötülüğün hakikati olmadığı için, iyilik gibi bir mevcudiyet olarak düşünülmesinin yanılgı olduğunu öne süren teolojik doktrin. Aksine, kötülük iyiliğin yokluğu yahut iyilikten mahrumiyettir (privatio).
Mükemmel ilahi özelliklere, esma-i ilahiye ayna olarak varlık
Nursi’nin görüşüne göre hiç bir şey ve hiç bir olay sergilediği kusursuzluğun kaynağı değildir. Her biri bu kusursuzluğun ancak aynasıdır. Şeyler devamlı değişip öldüğü halde hakikatleri sabit ve bakidir. Güzellikler varlık yüzüne çıkmakta ve varlıktan ayrılmaktadırlar. Buna rağmen ölümsüz bir güzellik ayna görevi gören bu varlıklarda kendini sergilemeye devam eder. Böylece güzelliğin yaratılmışların kendilerine değil yaratıcılarına ait olduğunu kanıtlar. Işığın ışık kaynağından gelmesi gibi güzelliğin de güzel olandan geldiği muhakkaktır. Sonuç olarak varlıktaki tüm güzellik ve kusursuzluğun yansıttıkları mükemmel ilahi özelliklerin anlam ve hakikatindeki güzellik ve kusursuzluktan geldiği anlaşılır.26 Böylece varlıklar, mümkünlükleriyle* “Allah  ki O’ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler, en yüce nitelikler O’nundur” (20:8)27 ayetinin anlamına işaret ederler.
26-
27-
*Ç.N. “mümkün varlık”ların varlığı Vacibül Vücud’un onların varlığını tercih etmesi koşuluna bağlıdır. Vacib-ül Vücud ise mümkün varlıkların varlığını açıklayabilmek için varlığı zorunlu olandır.
*Ç.N: Mümkün Varlık: Varlığı Vacib’ül Vücud’un tercihine bağlı olan.
Nursi’nin varlık algılayışını daha iyi takdir edebilmek için, ona göre eşyanın iki yüzü olduğunu belirtmek önemlidir: görünen maddesel yönü (mülk) ve Esma-i İlahi’nin anlamlarını yansıtan batıni yönü (melekut).28 Eşyanın mülk yönü fani ve ölümlü olduğu için acı verir. Ancak bu acı kötü değildir; aynanın sırlı tarafı gibidir; mükemmel ilahi özellikleri yansıtır. Varlıkların, onları sevmemize sebep olan güzellik ve mükemmelliğinin kendilerine değil ilahi özelliklere ait olduğunun farkına varmamızı sağlar. Böylece dikkatimiz varlığın görünen yüzünden Baki’ye bakan batıni yönüne çevrilir. 29  Bu nedenle fenadan kaynaklanan ayrılık acısı, insanın kalbini bütün mükemmelliklerin ezeli kaynağına yönlendirdiği için hayırdır, iyidir. İnsan kalbini bakiye çevirmeyi reddederse eşyanın ancak fani yüzünü görür ve sevdiklerinden ayrılmanın acısını devamlı yaşamaya mahkum olur.
28-
29-
Eşyanın batıni yönüne ölüm ve yokluk müdahale edemez çünkü bu yön mutlak Esma-i İlahi’nin anlamlarına bakar. Bu yönüyle, eşya ve olaylar Yapıcı’larının mutlak kudret, rahmet ve ihsanı ile O’nun, insanlar başta olmak üzere bütün yarattıklarına olan sevgi ve ilgisine şehadet eder. Şeylerin geçiciliği arif olan kişiyi mateme sürüklemez. Eşyanın varlık sahnesini terk etmesinin, yansıttıkları özelliklerin kaybolması anlamına gelmediğinin farkındadır. Bu özellikler başka varlıklarda yansımaya devam ediyorlar. Allah’ın ebedi güzel isimlerinin yansımasına şehadet etmekten lezzet duyar. Bu lezzetin Allah’ın sonsuz rahmetinin girizgahı olduğunun ve bu dünyanın “Cennet’in bekleme odası” olduğunun farkına varır. 30
30-
“O, yarattığı her şeyi en mükemmel şekilde yapandır” (32:7) ayetinin anlamını aydınlatırken Nursi, eşyanın tümünün batıni yönlerinin iyi ve güzel olduğunu öne sürer. En istenilmeyen şeyler ve olaylar bile sonuçları itibariyle iyidir. Zarar, musibet ve felaket gibi görünen olaylar gerçekte aksilikler değildir. Şer veya kötü değildir. Sayısız, faydalı ve baki sonuçlar için yaratılmışlardır. Kasıtlı olarak bir amaç için yaratılmışlardır. Duyarlı kişi için, istenilmeyen olaylar, arınma ve ruhsal gelişim vesilesi  yahut günahlarına kefaret yahut merhametli rabbinden uzaklaşmasını önleyen uyarı ve nimetler yahut insani acziyetinin hatırlatıcısıdır; dolayısıyla insanı ebedi hayatına hazırlar.31 Bu olaylar insanı, varlığının anlamını keşfetmede en temel soruları sormaya ve ontolojik güvenini sağlam temellere oturtmaya mecbur bırakır. Ancak insan ben-merkezli olduğu için eşyanın yalnızca zahiri yönünü ele alır. Her şeyi kendi dar ve bencil bakış açısından değerlendirir ve yorumlar. Bu nedenle çıkarına ters düşen her şeyi kötü, şer olarak yargılar.32 Esasen yalnızca zahiri yönüyle değerlendirildiğinde tamamıyla güzel ve iyi olan şeyler dahi ölümlü olduklarından şerdirler.33
31-
32-
33-
O halde, “şer”rin, yaratıcının unutulup ardından dünyanın sağır Doğanın ve kör kuvvetin oyun bahçesi ve bir matem yeri olarak tahayyül edilmesinden kaynaklandığı aşikardır. Bu korkunç algı insanın cehennemvari bir ruh haline bürünerek acı çekmesine sebep olur. Ancak bu durumun şerrinden yalnızca kendisi sorumludur. Muhakkak ki Allah’ı dünyasından çıkarmasının şer sonuçlarından dolayı Allah’ı itham etmeye insanın hiçbir hakkı yoktur. Genellikle gaflet ve dalaletten dolayı insan kendisinin ve davranışlarının mülkiyetini iddia ederken sorumluluk ve hatalarını ise Allah’a atfeder. Nursi’ye göre bu açıkça insanın tercihlerinin şerrinin sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmak için kullandığı bir nefis hilesidir.34
34-
Kusursuz özellikler Esma-i İlahi’ye aittir. Peki ya Kusurlar?
Privatio boni teorisine göre şer iyiliğin yokluğundan ibarettir. Varlık ve iyilik dönüşebilir olduğu gibi yokluk ve şer de dönüşebilir. Bu şekilde anlaşıldığında şer “bir şey” değildir, mükemmellikten çeşitli derecelerde yoksunluktur. Böylece mükemmellikten mahrumiyet, kusuru çağrıştırır. Ayrıca bilginin zıtlıklar yoluyla elde edildiği iddia edilir. İyi olanın değeri kötü ya da daha az iyi olanla karşılaştırılınca anlaşılır. Ancak bunun ötesinde Nursi kusurun varlığının kusursuzluğun sınırsız derecelerinin sergilenmesi için gerekli olduğunu savunur. Nursi’nin bakış açısı herkesin deneyimiyle onaylayabileceği gerçekçi bir yaklaşım sunar.
Nursi, şer, kusurlar ve çirkinliği iyilik ve güzelliğin derecelerini gösteren ve böylece onların gerçekliklerini çoğaltan birer ölçü birimi olarak tanımlar. Bu nedenle şer dolaylı olarak iyidir. Üstelik güzelliğin bir çok örneğini örten çirkinliğin yokluğu, çirkinlik içinde çirkinliktir.  Zira çirkinlik olmasaydı güzellik tek bir cins olurdu; sayısız dereceleri gizli kalırdı.  Güzellik ve kusursuzluk yalnızca Yaratıcı’ya aittir ve bu nedenle ikisi birdir. Isının yüksek ve alçak derecelerinin sıcaklığa soğukluğun karışmasıyla ortaya çıktığı gibi yaratılıştaki güzellik ve kusursuzluğun dereceleri de onlara çirkinlik ve kusurların karışmasıyla gözler önüne serilir. Kusur, çirkinlik ve zararın küçük örnekleri evrensel kusursuzluk, güzellik ve fayda ile sonuçlanır ya da bunları göz önüne getirir. Bu demektir ki şer, kusur ve çirkinliklerin yaratılışı şer değildir; zira sonuçları iyidir. Ancak Nursi insanın kötü tercihleri yüzünden şerden zarar görebileceğini de belirtir.35
35-
Nursi insanın iki yönü olduğunu açıklar. Biri iyiliğe ve varlığa bakar. Bu yönden insan yalnızca İlahi nimetlere mazhar olur ve verilen ne ise kabul eder. Diğer yönü şerre ve yokluğa bakar. Varlığın bu yönüyle, insan etkin olandır. Kötülük yapma ve tahrip etme kabiliyeti vardır.36 İnsan yaratıcısına teslim olmayı kabul etmediği zaman hayatının kontrolünü kendi eline almaya heveslenir. Böylece, suç işleme ve tahrip etme pahasına da olsa gözü dönmüş bir şekilde kendi asılsız mülkünü yaratma çabası başlar. İnsanın felaketi, kendini Firavun gibi tanrılaştırmayı gaye edindiği zaman başlar çünkü onun elinde yalnızca tahrip gücü vardır. Kur’an’ın öğrettiği gibi, “ama Allah’ı bırakıp şeytanı kendilerine rehber edinenler, kesinlikle ziyana uğrarlar. Şeytan onlara vaatlerde bulunur ve onları boş özlemlerle doldurur. Ama şeytanın onlara vaat ettiği her şey sadece akıl çelmekten başka bir şeye yaramaz.” (4:119-120) Kur’an’ın öğretilerine göre şeytanın hiçbir şeyi yaratma gücü yoktur. Şeytan yalnızca “(şeytani dürtülerin/güçlerin) hakimiyetine girecek olanların” (7:30) aklını çelebilir çünkü “şeytanın hile ve tuzakları kesinlikle zayıftır” (4:76). Böylece Kur’an “şer”rin içkin gerçekliğinin olmadığını ima eder. Şer, yalnızca insanın iradesiyle yanlış davranış ve tutumları tercih etmesiyle gerçek olur. Bu ise insanın manevi zayıflığından kaynaklanan şeytanın ayartmasına yenik düşmesinin ve böylece kendi yaratılışı dahil tüm yaratılıştaki Rahmet eserlerini inkar etmesinin sonucudur.37 “Şeytanın Allah’a güvenen kullar üzerinde hiçbir etkin gücü yoktur” (17:65) ve “Allah'ın izni olmadıkça onlara hiçbir zarar veremez; inananlar yalnızca Allah'a güvensinler (tevekkül etsinler)!” (58:10). İman edenler Allah’a sığınmaya çağrılır: “eğer şeytanın fitlemesi seni tahrik ederse hemen Allah’a sığın: Muhakkak ki O her şeyi işiten, künhüyle bilendir.”(7:200; 41:36).
36-
37-
Bu ilahi uyarıya riayet ederek Peygamber Eyüp (asm: selam üzerine olsun) “Rabbine şöyle seslenmişti: ‘Muhakkak ki şeytan, bana dert (yorgunluk, bıkkınlık, terkedilmişlik) ve azap dokundurdu.’" (38:41). Eyüp (asm) yaratıcısının ‘merhametlilerin en merhametlisi’ (21:83) olduğunu biliyordu ve sağlığa özlem duyacak, acı çekmeyi ve hastalığı sevmeyecek şekilde yaratılması bunun kanıtıydı. Bu duyguları kendisi yaratmamıştı; onlar Allah’ın merhametinin şahitleriydi. Zira eğer Allah sağlık ve mutluluk vermeyi arzulamasaydı bunları istemeyi, ihtiyaç duymayı da vermezdi. Ancak çektiği azap ‘dayanılmaz’ olunca onu kandırmaya çalışıp Allah’ın merhametini sorgulatan şeytandan Allah’ın rahmetine sığındı. Şeytan fısıltılarıyla onu Allah’ın merhametine şahitlik etmekten alıkoyunca -bunu fark ederek- tekrar kulluğunu ifa edebilmek için derdine deva istedi. Çünkü gerçek bunalımın, hayattan bıkmışlık ve tükenmenin Allah’ın merhametini göremeyişten geldiğini biliyordu. Eyüp’ün duasının kabul edilme şekli de çok çarpıcıdır: Ona, “Ayağın ile (yere) vur. (İşte) bu serin, yıkanılacak ve içilecek su.” (38:42) denildi. Bu ayet bize (maddi-manevi) sağlık için dua ederken dünyevi sebeplere nasıl başvurulacağını öğretir.
Böylece Eyüp’ün (asm) Nursi’nin dediği gibi kemâl-i sabır sahibi olduğunu anlıyoruz çünkü o, hastalığın, hastalığı sevmemenin, sağlıklı ve iyi olanı sevmenin, şifa ararken tedavi ve dünyevi sebeplere başvurmanın, şifanın dahi kendisinin her birinin ilahi rahmet ve hikmetin anlamlı işaretçileri ve şahitleri olduğunun farkındaydı. Böyle bir farkındalık sabırdır; ubudiyettir.
Üstelik yaratılıştaki ayetleri (işaretleri) yanlış algılamanın bir sonucu olan zulümdeki şer, zaliminden başkasını etkilemez. Nursi’nin öne sürdüğü gibi, “halk-ı şer, şer değil; belki kesb-i şer, şerdir.” 38(Şerrin yaratılışı değil işlenmesi şerdir.) Nursi, suçların ve kötü eylemlerin de iki yüzü olduğunu hatırlatır: biri insana diğeri yaratıcıya bakar. “Kötü” eylemin sebebi insandır. Kötülüğün yaratılmasını istediği ve onu işlediği için eyleminden sorumludur. Ancak “kötü” eylemi yaratan Allah’tır. Buna rağmen “şerrin” yaratılışı şer değildir çünkü iyi olan başka sonuçları vardır. Aynı olayda insan yanlış yapar ama evrenin düzen ve dengesinin şahitlik yaptığı gibi Yaratıcı el-Adl ve el-Hakim’dir. Adaletli davranır.39
38-
39- “ve Ben kullarıma asla zulmetmem!”/ ”ve benim kullarıma zulmetme ihtimalim yoktur.” (3:182; 8:51; 22:10; 41:46; 50:29).
“Şüphesiz Allah, kimseye zerre kadar haksızlık yapmaz.” (4:40)
“Gerçek şu ki, Allah (hiçbir konuda) insanlara en küçük bir haksızlık yapmaz; fakat insanların yine kendileridir kendilerine haksızlık yapan.” (10:44); ayrıca bakınız Kur'an 3:117; 9:70; 11:101; 16:33; 16:118; 30:9; 39:40; 43:76.
Bu şekilde Nursi bir yandan şerri, varlığı olmayan bir şey olarak belirlerken bir yandan da şerrin gerçekliğini teslim eder. Hiçbir şey kendi özünde, varoluşu itibariyle şer değildir ama şer gibi görülebilir. Şerrin tamamı nihayetinde ahlakidir. Yaratılıştaki rahmet ve hikmeti göremeyişin sonucudur. Mesela hastalık az ya da çok derecede sağlıktaki iyiliğin eksikliğidir. Ancak hastalığa eşlik eden fiziksel acı çekiş gerçektir. Hasta kişiye, onu şifa aramaya teşvik etmek için verilmiştir. Acı çekiş, kişiyi hastalığın istenmiyor olduğunun farkına vardıran bir işarettir. Ama eğer birisi sağlığa olan ihtiyacını ve acıyı sevmeyişini kendisine mal ederse o zaman bunları yaratıcısının rahmet eserleri olarak görmemiş olur. Aksine bunları O’nu itham etmek üzere kullanır. Ancak kişi eğer bu duygularla yaratılmamış olsaydı acı çekmenin kötü olduğunu nasıl bilebilirdi? Dahası hastalık, sağlığın bizim aslî bir özelliğimiz olmadığının, bize verilmiş bir hediye olduğunun farkına varmamızı sağlar. Kişiyi, sağlığı Veren Yaratıcıya dönmeye ve yardım için yakarmaya çağırır. Hastalık, aynı zamanda kişinin sağlıkta saklı olan çeşitli memnuniyet ve mükemmellikleri tecrübe etmesine de sebep olur. Ve daha önemlisi kişinin, sağlıktaki gerçeklik ve güzelliğin ebedi olan Şafi ismine ait olduğunun farkına varmasını sağlar. Eğer kişi hayatı boyunca hep sağlıklı olur ve şifanın hakikatının asla farkına varmazsa, Merhametli Rabbinden gafil kalır. Sağlık kişiye tek başına hiçbir lezzet vermez çünkü fani ve geçicidir. Tam aksine, hastalık ya da ölümle sağlıktan mahrum olacağı düşüncesi, kişinin tüm güzelliklerin ölümsüzlüğünü arzulayan ruhuna sıkıntı verecektir. Hastalık sayesinde, kişi ebedi olan Şafi’yi bulabilir ve bu, insan ruhu için büyük ve sürekli lezzetin kaynağıdır. Böylece, hastalığın iç yüzü iyidir, hayırdır. Şikayete değil şükre lâyıktır.
Kısacası, sağlık, afiyet, lezzetler gibi kişinin faydalandığı şeyler, onlardaki İlahi İsimlerin yansımalarını görmesine ve Baki Rabbine şükretmesine yol açıyor. Benzer şekilde, bela, afet, hastalık ve acı, insanların özünde olan acizlik ve fakirliği öne çıkararak, gafleti dağıtır ve insanların yardım Eden, Merhametli, Şefkatli, şifa Veren, her şeyi İşiten gibi bir çok İlahi İsmin tecellisini tecrübe edip lezzet almalarına sebep olur.40 Yani, hastalık ve acı çekiş de, sağlık gibi en güzel İsimlerin sonsuz mükemmelliklerine birer penceredir. Sürekliliği olan bir iyiliği, bu iyiliğin gerektirdiği fani ve uçup giden acı gibi küçük bir kötülük için terk etmek41, gerçekten büyük bir kötülük olurdu. 42
40-
41-
42-
Ölüm Yokluk Değildir
Nursi, ölüm ve fenanın ıstırabı üzerine düşündüğü zaman, fıtri ölümsüzlük arzusunun nasıl baş gösterip isyan ettiğini anlatır.
Bir zaman, bahar mevsiminde temâşâ ederken (seyrederken) gördüm ki: ... kàfile kàfile arkasında gelen geçen mevcudatın … kısa bir zamanda görünüp der'akap (hemen) kaybolmaları ve daimî bir faaliyet-i müdhişe (sürekli müthiş faaliyetler) içinde mevt ve zevâl levhaları (ölüm ve gelip geçicilik tabloları) bana çok hazin görünüp, rikkatime (acıma duyguma) şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. … Ve bu âkıbete uğrayan hayat ise, ölümden beter bir azap gördüm (bana ölümden beter bir azap gibi göründü).
… Ağlamakla şekvâ (şikayet) etmek istiyor; … feleğe karşı kalbim dehşetli sualler soruyor … . … mukadderat-ı hayatiyenin (kader kalemiyle yazılmış hayat programının) dış yüzünde bulunan elîm keyfiyetleriyle (elemli özellikleriyle) kadere (Allah’ın olayları önceden bilip planlamasına) karşı müthiş itirazlar başladığı hengâmda (anda), birden nur-u Kur'ân … ile tevhid imdadıma yetişti, o karanlıkları aydınlattı, benim bütün o "ah" ve "of"larımı "oh"lara ve o ağlamalarımı sürurlara (sevinçlere) … çevirdi ...43
43-
Nursi, bir kabiliyet sergilenirken olduğu gibi, eylemin zevkten doğduğunu ve zevk verdiğini tevhidin hikmetiyle anlamıştır. Eylemin saf memnuniyet olduğu da söylenebilir. Yahut doğrusu eylem, saf memnuniyet olan var oluşun tezahürü, ve saf acı çekiş olan yokluktan uzaklaşıştır. O halde zevk mükemmelliklerin eylem yoluyla açığa çıkışıdır. Bir başka deyişle, eylem mükemmelliğe işaret eder ve aynı şekilde mükemmellik de eylem gerektirir. Eylem ise değişimi, dönüşümü, başkalaşmayı ve yıkımı gerektirir. Yıkım, ölüm ve ortadan kalkmayı, düşüş ve ayrılığı gerektirir. Bu nedenle, ölüm ve ayrılık esasen yenilenme ve yeniden inşadır.44
44-
Ancak, eşyanın yalnızca zahiri vechini gören için, hayatın kendisi devamlı yok oluştur. Her geçen an yokluğa doğru akmaktadır. Hayatı ne kadar uzun da olsa aslında kısadır, bir seraptır. Bu kişi ancak tevhidin içgörüsüyle kendisini yapan ve varlıkların Rabbi olan Baki Yaratıcısıyla bir bağ kurabilir. Bu kurduğu bağdan doğan ilişki, ölümün dahi çözemeyeceği, tüm varlıkla bütünlük içinde bir kenetlenme kazandırır. Sevgisinin yöneldiği canlı cansız tüm nesnelerin Baki ve Rahmet Sahibi Yaratıcıyla bağları sayesinde yok oluştan kurtulduklarını fark eder.45  
45-
Yukarıda geçtiği gibi, varlıklardaki güzellik ve mükemmellikler İlahi İsimlerin tecellileridir. İsimler baki olduklarından, yansımaları da elbette sürekli olarak yenilenmektedir. Varlıklar öldüklerinde, yokluğa göçmezler, yalnızca her bir ismin göreceli tezahürü değişir ve İlahi İsimlerin anlamlarını sergileyebilmek için farklı derecelerde cisimleşmiş tezahürlere yerlerini bırakırlar. Ancak ifade ettikleri gerçeklikler korunur. Ayna-misal varlıklar değiştikçe bu gerçeklikler zarar görmez. Nursi ayrıca, eğer bu varlıklar şuur sahibiyseler, vefatlarının ebedi mutluluğa, İlahi İsimlerin baki olarak tezahür ettikleri aleme bir yolculuk olduğunu ekler. Bu nedenle, insanın İlahi sıfatlara aynalık eden gerçek mahiyetini fark etmesi elzemdir. Nursi insanın kendi varlığını devam ettirmekten aciz olduğunu söyler. İnsan kendine malik değildir. Varlığı ve yetenekleri ona emanet edilmiştir. Dolayısıyla, insanın bu dünyadaki görevi kendisine verilen emanetleri her an Allah'a teslim etmektir. Bunun için, İlahi mükemmelliklere bilinçli aynalık yapıp fıtratının gereğini yerine getirmeli ve bakışını eşyanın güzel ve iyi olan iç yüzüne çevirmelidir. Ancak o zaman bu dünyada ve ahirette huzur ve mutluluğu bulabilir. Eğer kendisine yetenekler suretiyle bahşedilmiş zenginlikleri önemsiz dünyevi meselelerde israf ederse, emanete hıyanetin cezasını çekecek; fena ve ayrılık darbeleri altında devamlı ah edecektir.46 Kur’ân’da da buyrulur ki, “Sana iyilik ve güzellikten (hasenattan) ne isabet ederse, işte o Allah’tandır. Ve sana kötülük ve çirkinlikten (seyyiattan) ne isabet ederse, işte o, kendi nefsindendir (derece kaybedecek bir şey yapmandan dolayıdır).” (4:79).
46-
İnsan....

No comments:

Post a Comment